23 Aralık 2013 Pazartesi

Richard Brautigan - (In Watermelon Sugar)

THIS MORNING there was a knock at the door. I could tell who it was by the way they knocked, and I heard them coming across the bridge.

They stepped on the only board that makes any noise. They always step on it. I have never been able to figure this out. I have thought a great deal about why they always step on that same board, how they cannot miss it, and now they stood outside my door, knocking.

I did not acknowledge their knocking because I just wasn't interested. I did not want to see them. I knew what they would be about and did not care for it.

Finally they stopped knocking and went back across the bridge and they, of course, stepped on the same board: a long board with the nails not lined up right, built years ago and no way to fix it, and then they were gone, and the board was silent.

I can walk across the bridge hundreds of times without stepping on that board, but Margaret always steps on it.

Richard Brautigan - (In Watermelon Sugar)





Bu sabah kapı vuruldu. Kapıya vurma şeklinden kim olduğunu anladım, köprüden gelişini de duymuştum.

Gıcırdayan tek tahtaya bastı. Her zaman ona basar. Bir türlü anlayamıyorum. Neden hep aynı tahtaya basıp durduğu üzerine epeyce düşündüm, nasıl oluyor da hiç ıskalamıyor, ve işte şimdi kapımın önünde duruyor, kapıyı çalıyor.

Kapıyı çaldığı gerçeğini kabullenmedim çünkü umurumda değildi. Onu görmek istemiyordum. Ne demeye orada olduğunu biliyordum ve umurumda değildi.

Sonunda kapıyı çalmayı kesti ve köprüden geri döndü ve tabi ki aynı tahtaya bastı: yıllar önce yapılmış, çivileri düzgün çakılmamış ve tamiri imkansız tahtaya. O gidince, tahta sessizleşti.

Ben o tahtaya basmadan köprüden yüzlerce kez geçebilirim ama Margaret her zaman o tahtaya basar.

Richard Brautigan - (Karpuz Şekerinde)


Appointment. 1963, by Leonid Lazarev


21 Aralık 2013 Cumartesi

Erdinç Durukan - (Gözlerin)

GÖZLERİN

gözlerin senin
git git bitmez

sabahları çıkagelir sisin içinden
aydınlanır yollar
günboyu ışıldar

kasketi eğik bir adamın molasında
bir köpeği, kediyi sevişinde onun
kırağı düşmüş düzlüğe bakışında
boğarken kendini

uzar gider raylar akşamüstleri
karlı dağların, tepelerin arasından
hep bir istasyondur varacağı
sonlanacağı trenin

gözlerin senin
buzları sarkmış bir ayın altından
geceye damlar

(21/12/2013)

erdinç durukan


Alice


14 Aralık 2013 Cumartesi

Susan Sontag - (To read Artaud ...)

"To read Artaud through is nothing less than an ordeal. Understandably, readers seek to protect themselves with reductions and applications of his work. For anyone who reads Artaud through, he remains fiercely out of reach, an unassimilable voice and presence." Susan Sontag





"Leer a Artaud de punta a punta es nada menos que un suplicio. Comprensiblemente, los lectores tratan de protegerse con reducciones y aplicaciones de su obra. Exige un vigor especial, una sensibilidad especial y un tacto especial leer apropiadamente a Artaud." Susan Sontag





"Artaud okumak çetin bir sınavdan başka bir şey değildir. Artaud’nun arkasından bıraktığı, kendilerini yok eden çalışmalar, düşünceden çok daha fazlasını öne süren düşünceler, uygulanamayacak tavsiyelerdir. Artaud okuyan biri için o, daima ulaşılamayan bir ses ve varlık olarak kalacaktır." Susan Sontag


Antonin Artaud, Paris, 1926, by Man Ray

2 Aralık 2013 Pazartesi

Forugh Farrokhzad - (My beloved)

MY BELOVED

My beloved,
with his bare bold body-
rose over his legs,
fearless like death.

On his firm face,
an array of fine lines-
was tailored by the revolt-
of his limbs.

My beloved surely belongs-
to a faded clan.

In the depths of his eyes, it seems-
A Tartar is constantly on guard-
for the advent of knights.

In brightness of his teeth, it seems-
a primal man- is patiently waiting-
for cornering a prey.

My beloved is like the earth-
in his blunt fated air,
in his concrete, cruel rule.

My beloved is wildly free.
My beloved is like a whole instinct-
In the core of a dark isolated isle.

My beloved is originally estranged,
like veiled gods, like lone monks.
My beloved is a male from the ancient eras,
and from the natural age of beauty.

By his tread, he awakens-
the innocent sense of youth.

With his aura, he reminds-
the fond flavor of mythical tales.

He loves with such a faith-
all bits of life, all tads of soil
all laughs and all the sorrows.

He loves with such a faith-
The void roads of the parish, the green veins of the trees
the slight smell of soap, the fresh taste of milk.

My beloved surely belongs-
to a faded clan.

My beloved,
He is a natural man.
And in this wicked wonderland
He must hide away.

My beloved,
He is a simple man.
And like the last rest of the vast past beliefs,
I hide him always away,
in the wake of warmth of my breasts.

Forugh Farrokhzad

Translation: Maryam Dilmaghani, September 2006, Montreal





MI AMADO

Mi amado
con su cuerpo desvergonzadamente desnudo
Se paró como la muerte
sobre sus piernas

Infatigables formas decididas
siguen los contornos
de la contracción combatiente
de su figura firme

Mi amado
es algo como las generaciones olvidadas
En los rabillos de sus ojos es
como si siempre estuviera montado
un gitano al anca de un jinete
Como un bárbaro,
fascinado de la sangre de la víctima,
brillan sus dientes

Mi amado
tiene un inalcanzable deseo,
como la naturaleza
El reafirma
la incombatible ley del poder

El es libre como un salvaje
como un instinto sano
en los adentros de una isla desabitada
El se saca el polvo de sus zapatos
con trapos de la carpa de Majnon

Mi amado
desde el comienzo de su
existencia ha estado ausente,
como un dios en el Templo de Nepal
El es un hombre de los milenarios recuerdos
de la verdadera belleza

Igual que el olor de un niño
despierta a su alrededor
constantemente inocentes recuerdos a la vida
El está lleno de violencia y desnudez
como una hermosa canción

Con sinceridad
él ama
la semilla de la vida,
el grano de la tierra,
el dolor del hombre,
dolores verdaderos

Con sinceridad
él ama
una calle,
un árbol,
una copa de helado,
un cordel de la ropa

Mi amado
es una simple persona
simple como yo
en el monstruoso país del mal,
escondido entre los montes
de mis senos
como los restos sobrevivientes de una curiosa religión.

Forugh Farrojzad - (Teherán, Irán, 1935-Teherán, Irán, 1964). Poetisa, Irán / iraní.

Traducción de Nazanín Amirian

http://www.airesdelibertad.com/t24907-forugh-farrojzad





IL MIO AMATO

Il mio Amato,
Con quel corpo nudo e impudente,
Sulle sue gambi possenti,
Se ne stava eretto come la morte.

Impazienti linee diagonali
Risalivano
Il suo corpo ribelle,
Nel suo solido disegno.
Il mio Amato
Si direbbe discendere da generazioni dimenticate.

Si direbbe che un Tartaro,
Nel fondo dei suoi occhi,
Sia sempre in agguato di un cavaliere.
Si direbbe che un Barbaro,
Nel lampo dei suoi denti,
Sia acceso dal sangue caldo della preda.

Il mio Amato,
Come la natura,
Ha un significato ineluttabile e chiaro.
Con la mia sconfitta
Afferma
La primitiva legge della forza.

È selvaggiamente libero,
Come un sano istinto,
Nel folto di un’isola disabitata.
Rimuove,
Con i brandelli della tenda di Majnun,
Dalle sue scarpe la polvere della strada.

Il mio Amato,
Come un dio in un tempio del Nepal,
Si direbbe sia stato,
Dall’inizio della sua esistenza,
Straniero.
È un uomo dei secoli passati,
Una traccia dell’autenticità della bellezza.

Nel suo spazio,
Come il profumo dell’infanzia,
Sempre ricordi innocenti
Desta.
È come un’allegra canzone popolare
Grossolana e schietta.

Ama sinceramente
Gli atomi della vita,
Gli atomi della terra,
I dolori dell’Umanità
I dolori puri.

Ama sinceramente
Un viottolo di campagna,
Un albero,
Una coppa di gelato,
Una corda da bucato.

Il mio Amato
È un uomo semplice,
Un uomo semplice che,
Nel sinistro paese delle meraviglie,
Come l’ultima traccia di una portentosa fede,
Ho celato
Nel folto dei miei seni.

Forough Farrokhzad (Teheran, 5 gennaio 1935 – Tafresh, 13 febbraio 1967) è stata una poetessa persiana.

Traduzione dal persiano di Daniela Zini - Roma, 1 maggio 2007





BENİM SEVGİLİM

benim sevgilim
o arsız çıplak teniyle
güçlü bacakları üstünde
ölüm gibi durdu

eğik devinimli çizgiler
onun isyancı organlarını
güçlü desenlerinde
izlemekte

benim sevgilim
sanki yitik nesillerden biridir
gözlerinin sonunda
sanki bir tatar
bir atlının pususuna yatmıştır
dişlerinin taze kıvılcımında
sanki bir barbar
bir avın sıcak kanına kapılmıştır

benim sevgilim
doğa gibidir
kaçınılmaz apaçık anlamıyla
o benim yenilgimle
erkin gerçek yasasını
onaylıyor.

o yabansı özgürdür
ıssız bir adanın derinliklerinde o
sağlıklı bir içgüdüm gibidir
mecnunun çadırının yırtıklarıyla o
ayakkabısından caddenin tozunu
siliyor.

benim sevgilim
bir tanrı gibi, Nepal tapınaklarında
varlığının başlangıcına
yabancı olan
o
geçmiş yüzyıllardan bir adam
güzelliğin soyluluğunu anımsatıyor

o, çevresinde
bir çocuk kokusu gibi
sürekli suçsuz anıları
uyandırıyor
o, sıradan hoş bir serenat
gibi
hoyrat ve çırılçıplaktır

o katıksız seviyor
yaşamın zerreciklerini
toprağın zerreciklerini
insan oğlunun üzüntülerini
lekesiz üzüntülerini
katıksız seviyor
köyün bir bağ sokağını
bir ağacı
bir külah dondurmayı
bir çamaşır ipini

benim sevgilim
sade bir insandır
sade bir insan
benim onu
uğursuz ucubeler diyarında
şaşılası bir mezhebin son belirtisi gibi
memelerimin çalıları ortasında
sakladığım.

Furuğ Ferruhzad

Çeviri: Haşim Hüsrevşahi


In The Belly of Nature, Self portrait, 1923,
by Rudolf Koppitz


24 Kasım 2013 Pazar

Pablo Neruda - (Serenade)

SERENADE

I believe you are more mine than my skin. When I seek
Within me, along my veins, in my blood, my mysterious
Circulatory branches of light that I tell over,
It is you I find, as if you were blood,
As if you were stone or a bite.
I stay outside late, reason, delirium, clothes.
I am of an old race of darkness and forests,
But while I bend down as in a well and enter
Feeling my way like a blind man in my own territory,
I find no railing to direct my steps,
But, instead, the growth of your rose in my own dwelling.
Deep in me you go on growing, unfathomable
In your origin, I cannot touch your eyes
Without burning my fingernails on their petals,
The flames of your form which burn in my thirst,
The leaves of your face which build your absence.
I ask, "Who is there? Who is there?" as if very late,
Very late, somebody knocked
On my door, and then in the middle
Of emptiness there was nothing but air,
Water, trees, the dying daily fire,
As if there was nothing there but everything which exists,
Nothing but all the earth which had rapped on my door.
So, nameless, vague as life, turbid
As the burgeoning mud and vegetation,
You awake in my breast whenever I shut my eyes.
When I lie on the earth you come into being
Like the flowing dust, the river deepening its bed,
Guarding a tangle of naked roots
Which grows as grows your presence in me,
Which accompanies their darkness as you accompany me.
So, here, blood or wheat, earth or fire, we live
Like a single plant which cannot explain its leaves.

Pablo Neruda

Translated by Kenneth Rexroth





SERENAD

Tenimden daha çok benimsin. Aradığımda seni
içimde, damarlarım boyunca, kanımda, gizemli
dolaşımıyla ışığın dalları gibi bulurum seni,
sanki kan gibi bulurum seni,
sanki taş gibi ya da ağzımdaki lokma gibi.
Usun, çılgınlığın ve giysilerin dışında dururum geç vakit.
Karanlık ve ormanlardan eski bir ırka mensubum,
fakat bir kuyuya eğildiğimde ve girdiğimde
kendi bölgeme, yolda kör bir adam gibi
duyumsarım kendimi, çitler bulamam adımlarıma,
fakat gülünün büyüyüşünü bulurum meskenimde,
derinimde büyüyüp durursun, sınırsızca
kökeninde, parmak uçlarımı yakmadan
dokunamam gözlerinin taçyapraklarına,
endamının alevleri alazlanır susuzluğumda,
yokluğunu oluşturur yüzünün yaprakları.
Sorarım "Kim o? Kim o?" diye, sanki geceleyin
geç saat birileri çalar gibi
kapımı, fakat yokluğun ortasında
yalnızca hava vardır,
su, ağaçlar, sönmüş gündelik ateş vardır,
sanki bir şey yoktur fakat gene de her şey vardır,
hiçbir şey yoktur fakat bütün dünya tıklatır kapımı.
İşte böyle, adsız, hayat gibi belli belirsiz,
filizlenen bulanık çamur ve bitkiler gibi
uyanırsın bağrımda kapattığımda gözlerimi.
Uzandığımda toprağa var olmaya gelirsin
akan toz gibi, içimdeki varlığından büyüyen
çıplak köklerin dolaşıklığını korur
yatağında derinleşen ırmak,
bana eşlik ettiğin gibi eşlik eder karanlıklarına,
işte, burada, kan ya da buğday, toprak ya da ateş,
yaşarız yapraklarını açıklayamayan basit bir bitki gibi.

Pablo Neruda

Çeviri: İsmail Haydar Aksoy


Lisa on Silk, 1940, by Horst P. Horst




16 Kasım 2013 Cumartesi

Virginia Woolf - (A Room of One's Own)

"And it serves to explain how restless they are under her criticism; how impossible it is for her to say to them this book is bad, this picture is feeble, or whatever it may be, without giving far more pain and rousing far more anger than a man would do who gave the same criticism. For if she begins to tell the truth, the figure in the looking-glass shrinks; his fitness in life is diminished. (...) The looking-glass vision is of supreme importance because it charges the vitality; it stimulates the nervous system. Take it away and man may die, like the drug fiend deprived of his cocaine."

Virginia Woolf - (A Room of One's Own)





"Kadının eleştirisi karşısında duydukları tedirginliği ve bir kadının herhangi bir eleştiriyi, bir kitabın kötü, bir resmin yetersiz olduğunu ya da başka bir şeyi, aynı eleştiriyi getiren bir erkekten çok daha fazla acı vermeksizin söylemesinin olanaksızlığını da açıklar. Çünkü kadınlar gerçeği söylemeye başlarsa erkeğin aynadaki görüntüsü küçülmeye başlar; yaşam karşısındaki uyumsuzluğu yok olur. (...) Aynadaki görüntü son derece önemlidir, çünkü canlılığı pekiştirir. Bunu elinden aldığımızda erkek, kokaini elinden alınan bir uyuşturucu bağımlısı gibi ölüp gidebilir.

Virginia Woolf - (Kendine Ait Bir Oda)


Photo by Ferdinando Scianna

Ivan Goncharov - (Oblomov)

"Although people call love a capricious and unaccountable emotion that arises like an illness, nonetheless it has its own laws and reasons, like everything else. If these laws have been little studied so far, that is because a person struck down by love is in no condition to observe with a scholar’s eye as the impression steals into his soul and shackles his emotions like a dream, as first his eyes go blind, at which moment his pulse and then his heart begin beating harder, all of a sudden there arises as of yesterday an undying devotion, the desire to sacrifice oneself; one’s I gradually vanishes and crosses over into him or her; the mind becomes wither unusually dull or unusually sharp; the will surrenders to the will of another; and the head bows, the knees shake and the tears and fever come."

Ivan Goncharov - (Oblomov)





"Aşkın insanı birden hastalık gibi etkileyen esrarlı ve uçarı bir duygu olduğu söylense de onun da bazı nedenleri ve kendine ait kuralları vardır. Eğer bu kurallar şimdiye dek pek öyle incelenmediyse bunun nedeni aşka düşen kişinin bu duygunun ruhuna nasıl hakim olduğunu, sanki derin uykudaymış gibi duygularını uyuşturduğunu, ilk andan itibaren görme yeteneğini kaybettiğini, ne zaman kalbinin ve nabzının hızlandığını, nasıl ölene kadar bağlandığını, kendisini feda etmeye hazır olduğunu, "ben" kavramının nasıl "o" kavramına dönüştüğünü, zekasının nasıl uyuştuğunu ya da inceldiğini, nasıl baş eğdiğini, dizlerinin titrediğini, ateşinin yükselip gözlerinin yaşardığını bilmemesidir."

İvan Gonçarov


Untitled, 1960s, by Don Donaghy


Hermann Hesse - (Love)

"Love must have the power to find its own way to certainty. Then it ceases merely to be attracted and begins to attract." Hermann Hesse





"Aşk, kesinliğe varmak uğruna kendi yolunu bulma gücüne sahip olmalıdır. O zaman salt çekim kaynağı olmaktan çıkıp çekicileşmeye başlar." Hermann Hesse


Paris, 1960s, by Izis Bidermanas

Henry Miller - (Love)

"The only thing we never get enough of is love; and the only thing we never give enough of is love." Henry Miller





"Azıyla yetinemediğimiz tek şey aşktır. Ve yeterince veremediğimiz de odur." Henry Miller


The Beginning Of The Film
(Lovers On Saint-Louis Island), Paris,
1964, by Édouard Boubat

Forugh Farrokhzad - (A shadow over a shadow bent)

"In the mysterious shelter of the night
A shadow over a shadow bent
A breath on cheeks trembled
A kiss lit a flame between lips"

Forugh Farrokhzad





"Bir gölge eğildi diğer gölge üstüne
Gecenin gizlisinde saklandı
Bir soluk kaydı bir yüze
İki dudak ortasından öpüş alazlandı"

Füruğ Ferruhzad

Çeviri: Haşim Hüsrevşahi


Lovers Kiss, Paris, c.1930, by Brassaï

13 Kasım 2013 Çarşamba

Le mari de la coiffeuse aka "The Hairdresser's Husband" (1990)

"My love

I'm going before you do. I am going before your desire dies. Then we'd be left with affection alone, and I know that won't be enough. I'm going before I grow unhappy. I go bearing the taste of our embraces, your smell, your look, your kisses. I go with the memory of my loveliest years, the ones you gave me. I kiss you now, so tenderly I'll die of it. I have always loved you. I have loved only you. I'm going so you never forget me...

Mathilde"

A quote from the movie.





"Sevgilim

Sen gitmeden ben gidiyorum. Arzuların ölmeden gidiyorum. Sonra aramızda sadece şefkat duygusu kalacaktı. Ve biliyorum ki bu yeterli olmayacaktı. Mutsuzluğu yaşamamak için gidiyorum. Seninle kucaklaşmalarımızın tadını, kokunu, bakışını, öpüşünü de götürüyorum. Bana yaşattığın en güzel yıllardan birinin anısıyla gidiyorum. Seni öpüyorum, öyle ki bu öpücüğün şefkati beni de öldürecek. Seni daima sevdim. Sadece seni sevdim. Sakın beni unutma...

Mathilde"

Filmden (Berberin Kocası) bir alıntı.


Anna Galiena & Jean Rochefort









9 Kasım 2013 Cumartesi

Sylvia Plath / Dark House

DARK HOUSE

This is a dark house, very big.
I made it myself,
Cell by cell from a quiet corner,
Chewing at the grey paper,
Oozing the glue drops,
Whistling, wiggling my ears,
Thinking of something else.

It has so many cellars,
Such eelish delvings!
U an round as an owl,
I see by my own light.
Any day I may litter puppies
Or mother a horse. My belly moves.
I must make more maps.

These marrowy tunnels!
Moley-handed, I eat my way.
All-mouth licks up the bushes
And the pots of meat.
He lives in an old well,
A stoney hole. He's to blame.
He's a fat sort.

Pebble smells, turnipy chambers.
Small nostrils are breathing.
Little humble loves!
Footlings, boneless as noses,
It is warm and tolerable
In the bowel of the root.
Here's a cuddly mother.

(1959)

Sylvia Plath - (Poem for a Birthday)





CASA OSCURA

Esta es una casa muy grande, oscura.
La hice yo misma,
celda a celda desde un rincón tranquilo,
masticando papel gris,
virtiendo gotas de cola,
silbando, moviendo mis orejas,
pensando en otra cosa.

¡Tiene tantos sótanos,
tantas excavaciones tortuosas!
Redonda como una lechuza,
veo por mi propia luz.
En cualquier momento puedo parir cachorros,
ser madre de un caballo. Mi vientre se mueve.
Debo seguir trazando mapas.

¡Estos túneles medulares!
Manos de topo, devoro mi camino.
Todo-boca lame los arbustos y las ollas con comida.
Vive en un viejo pozo,
un agujero de piedra. Él es el culpable.
Él es el culpable.
Es un gordo inútil.

Olor a guijarros, cámaras como nabos.
Minúsculos ocicos están respirando.
¡Oh humildes pequeñuelos!
Criaturitas sin hueso, como narices,
es un lugar tibio, tolerable,
el vientre de la raíz.
Hay aquí una madre que cobija.

Sylvia Plath - (Poema para un cumpleaños)





KARANLIK EV

Karanlık bir evdir bu, çok büyük.
Kendi kendime yaptım,
Sessiz bir köşeden odacık odacık,
Çiğneyerek boz kağıdı,
Sızdırarak tutkal damlalarını,
Islık çalarak, kımıldatarak kulaklarımı,
Başka bir şeyler düşünerek.

Öyle çok mahzeni var ki evin,
Yılanbalığı kayganlığında oyuklar!
Bir baykuş misali değirmiyim,
Görürüm kendi ışığımda.
Her bir gün enik yavrulayabilirim
Ya da bir at doğurabilirim. Kımıldar karnım.
Daha çok harita yapmalıyım.

Şu iliksi tüneller!
Köstebek ellerle yiyerek ilerlerim yolumda.
Büsbütün-ağız yalar yalapşap çalıları
Ve et tencerelerini.
Yaşar eski bir kuyuda,
Taşlık bir çukurda. Kendi kabahatidir.
Şişkonun biridir.

Çakıl taşı kokuları, şalgamsı odalar.
Küçük burun delikleri soluk alır.
Küçük mütevazı sevgililer!
Değersiz şeyler, burunlar gibi kemiksiz,
Sıcak ve tahammül edilebilir
Kökün bağırsağında.
Buradadır şefkatli bir anne.

(1959)

Sylvia Plath - (Bir Doğum Günü Şiiri)

Çeviri: İsmail Haydar Aksoy


Unknown photographer

5 Kasım 2013 Salı

Fernando Pessoa - (Lídia, ignoramos. Somos estrangeiros)

"Lídia, ignoramos. Somos estrangeiros"

Lídia, ignoramos. Somos estrangeiros
Onde que quer que estejamos.

Lídia, ignoramos. Somos estrangeiros
Onde quer que moremos. Tudo é alheio
Nem fala língua nossa.
Façamos de nós mesmos o retiro
Onde esconder-nos, tímidos do insulto
Do tumulto do mundo.
Que quer o amor mais que não ser dos outros?
Como um segredo dito nos mistérios,
Seja sacro por nosso.

(9 / 6 / 1932)

Fernando Pessoa (Ricardo Reis)





"Ignoramos, Lídia. Somos extranjeros"

Ignoramos, Lídia. Somos extranjeros
dondequiera que estemos.

Ignoramos, Lídia. Somos extranjeros
dondequiera que moremos. Todo es ajeno
y no habla nuestra lengua.
Hagamos de nosotros mismos el retiro
donde escondernos, tímidos del insulto
del tumultuoso mundo.
¿Qué quiere más el amor que no ser de los otros?
Como un secreto revelado en los misterios,
sea sacro por ser nuestro.

(9 / 6 / 1932)

Fernando Pessoa (Ricardo Reis)





"Lydia, we know nothing. We are strangers"

Lydia, we know nothing. We are strangers
Wherever we may be.

Lydia, we know nothing. We are strangers
Wherever we may live. Everything is alien,
Nor speaks our language.
Let us in ouselves create a refuge,
And from the hurt and tumult
Of the world withdraw.
What more can love desire than not to let the others in?
Like a secret uttered in a mistery,
May be this become our sanctuary.

(9 / 6 / 1932)

Fernando Pessoa (Ricardo Reis)





"Lidia, ignoriamo. siamo stranieri"

Lidia, ignoriamo. siamo stranieri
dovunque siamo.

Lidia, ignoriamo. Siamo stranieri
dovunque abitiamo. Tutto è estraneo
e non parla lingua nostra.
Facciamo di noi stessi il ritiro
ove dall'offesa, timorosi, nasconderci
dal tumulto del mondo.
Cos'altro vuole l'amore che non essere degli altri?
Come un segreto confidato nei misteri,
sia sacro purchè nostro.

(9 / 6 / 1932)

Fernando Pessoa (Ricardo Reis)





BİZ YABANCIYIZ

Lidia, hiçbir şey bilmiyoruz biz. Yabancıyız
Nerede yaşarsak yaşayalım. Her şey yabancı,
Ne de konuşan var dilimizi.
Gel biz kendimiz bir sığınak yaratalım,
Ve el çekelim dünyanın incitmesinden, gürültüsünden.
Aşk daha ne isteyebilir başkalarına kapıyı açmamaktan öte?
Bilinmezlikte açıklanan bir giz gibi,
Kutsal bir sığınak olsun bu bize.

(9 / 6 / 1932)

Fernando Pessoa (Ricardo Reis)

Çeviri: Cevat Çapan


Ensayo para la cámara bien enfocado, 1943,
by Manuel Álvarez Bravo

3 Kasım 2013 Pazar

Turgut Uyar - (Tomris)

TOMRİS

Senin için alışılmış şeyler söyleyemem sana yaraşmaz
Kış gecesi amcamızdır bahar yakından kardeşimiz
Alır başımı Erzincan’a giderim seni düşünmek için
Dörtlükleri bozarım çünkü dağlar ne güne duruyor
Kıyılar ve eskimeyen her şey seni anlatmak için

Bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur
Ne var ki ıslanır gider coskunluğum durmadan
Durmadan
Dağ biraz daha benden deniz her zaman senden
Hiçbir dileğimiz yok şimdilik tarihten coğrafyadan

Kimselere benzemesin isterim seni övdüğüm
Seni övdüğüm zaman
Güzel bir çingene yalnız başına dolaşmalı kırlarda
Seni övdüğüm zaman

Turgut Uyar


Tomris Uyar, photo by Şahin Kaygun

Turgut Uyar - (Çevremdeki herkes mutsuz...)

"Çevremdeki herkes mutsuz. Kendi çevremdeki ben dahil. Çözmeye çalışıyorum, alışılmadık çelişkiler çıkıyor ortaya. Çok özel nedenlerle bir dostuma, "bir cehennem yaşıyorum bugünlerde" dedim. "Ben de" diye yanıt verdi. Aslında onun bir cehennem yaşaması için hiçbir neden yoktu. Genel geçer ölçülere vurulduğunda, parası vardı, uzun süren ve belki de sıkıcı olmaya başlayan bir ilişkiden kurtulmuştu. Hatta kurtulmadan önce, bir çeşit garanti olarak, yeni bir ilişkiyi başlatmıştı.

Çok düşündüm onun "cehennem"ini. Galiba bütün sorun, alelade, çok yaygın ve geçerli yargıların, insan hayatına egemen olduğunu varsaymakla başlıyor. Birtakım duyguları, olağan duyguları kendimiz birer "cehennem" haline dönüştürüyoruz. Sonra birden düşündüm: "Ben neden bir cehennem yaşıyor olayım?" bir de kendi yaşadığımı sandığım "cehennem"i, başkalarına iletmekten, tanımsız ve gereksiz hatta umarsız ve onur kırıcı bir çeşit savunmaya geçmemin ne anlamı var? Ayırt ettiğim bir başka gerçek daha var bu arada. Kendi “cehennem”leri içinde bunalanlar, size, sizinkini söyletmekten bir avuntu duyuyorlar. Siz konunuza ne kadar uzak durmaya çalışırsanız çalışın, sözü oraya getirmekte büyük bir ustalık gösteriyorlar. Sizinkinin belki biraz daha büyük, biraz daha yakıcı olması sanki bir ölçüde su serpiyor yüreklerine. Onur kırıcı olması bundan. Kimdir cehennem? Üstelik niye cennetsiz?"

Turgut Uyar - (Şiir Günlüğü, Ağustos 1983)


Upon these dead trees

























27 Ekim 2013 Pazar

Edgar Allan Poe / Alone

ALONE

From childhood's hour I have not been
As others were; I have not seen
As others saw; I could not bring
My passions from a common spring.
From the same source I have not taken
My sorrow; I could not awaken
My heart to joy at the same tone;
And all I loved, I loved alone.
Then- in my childhood, in the dawn
Of a most stormy life- was drawn
From every depth of good and ill
The mystery which binds me still:
From the torrent, or the fountain,
From the red cliff of the mountain,
From the sun that round me rolled
In its autumn tint of gold,
From the lightning in the sky
As it passed me flying by,
From the thunder and the storm,
And the cloud that took the form
(When the rest of Heaven was blue)
Of a demon in my view.

Edgar Allan Poe





SOLO

Desde el tiempo de mi niñez, no he sido
como otros eran, no he visto
como otros veían, no pude sacar
mis pasiones desde una común primavera.
De la misma fuente no he tomado
mi pena; no se despertaría
mi corazón a la alegría con el mismo tono;
y todo lo que quise, lo quise solo.
Entonces -en mi niñez- en el amanecer
de una muy tempestuosa vida, se sacó
desde cada profundidad de lo bueno y lo malo
el misterio que todavía me ata:
desde el torrente o la fuente,
desde el rojo peñasco de la montaña,
desde el sol que alrededor de mí giraba
en su otoño teñido de oro,
desde el rayo en el cielo
que pasaba junto a mí volando,
desde el trueno y la tormenta,
y la nube que tomó la forma
(cuando el resto del cielo era azul)
de un demonio ante mi vista.

Edgar Allan Poe





SEUL

Dès l’heure de l’enfance je n’ai pas été
Comme les autres – je n’ai pas vu
Comme ils voyaient – pas su puiser
Mes passions à la même source –
A la même source mes peines –
Je n’ai pas, aux mêmes accents,
Eveillé mon cœur à la joie :
Tout ce que j’aimais, l’aimant seul.
Dans mon enfance aussi, à l’aube
D’une vie balayée d’orages,
Du fond du bien, du fond du mal
A jailli jadis le mystère
Qui m’étreint encore à cette heure –
Du torrent et de la fontaine –
Du rouge à-pic de la montagne –
Du soleil qui tournait autour
De moi dans son or automnal –
De l’éclair volant par le ciel –
Du tonnerre, de la tempête –
Et du nuage qui prenait
(Le reste du ciel étant bleu)
Forme de démon à mes yeux.

Edgar Allan Poe





SOLO

Da ora dell'infanzia non sono stato
Come altri sono stati - non ho visto
Come altri ha visto - non ho potuto portare
Le mie passioni da una sorgente comune
Dalla stessa fonte non ho preso
Il mio dolore, non ho potuto risvegliare
Il mio cuore di gioia per lo stesso tono;
E tutto ciò che amava, mi amava solo
Poi - nella mia infanzia - all'alba
Di una vita più tempestoso - è stato redatto
Dalla profondità ev'ry del bene e del male
Il mistero che mi lega ancora:
Dal torrente, o la fontana,
Dalla rupe rossa della montagna
Dal sole che 'intorno a me roll'd
In autunno è tinta di oro -
Dalla luce nel cielo
Come me n'é volo da -
Dal tuono e la tempesta,
E la nube che guardano la forma
(Quando il resto del cielo era azzurro)
Di un demone, a mio avviso.

Edgar Allan Poe





SOZINHO

Não fui, na infância, como os outros
e nunca vi como outros viam.
Minhas paixões eu não podia
tirar de fonte igual à deles;
e era outra a origem da tristeza,
e era outro o canto, que acordava
o coração para a alegria.
Tudo o que amei, amei sozinho.
Assim, na minha infância, na alba
da tormentosa vida, ergueu-se,
no bem, no mal, de cada abismo,
a encadear-me, o meu mistério.
Veio dos rios, veio da fonte,
da rubra escarpa da montanha,
do sol, que todo me envolvia
em outonais clarões dourados;
e dos relâmpagos vermelhos
que o céu inteiro incendiavam;
e do trovão, da tempestade,
daquela nuvem que se alterava,
(só, no amplo azul do céu puríssimo,)
como um demônio, ante meus olhos.

Edgar Allan Poe





YALNIZ

Çocukluğumdan beri olmadım diğerleri gibi
Gözlerim görmedi onların gördüklerini.
Tutkularım farklı, kaynağım
farklıydı ve aynı olmadı hüzünlerim
Kalbim uyanmadı aynı neşe tonunda
ve yalnızdım bütün aşklarımda.
Çocukluğum, fırtınalı bir ömrün şafağıydı,
iyi ve kötünün derinliklerine sürüldü.
Beni hâlâ dik tutan gizem:
sağanakta veya pınardan,
kızıl falezlerden, dağlardan,
dönen güneşten etrafımda
onun hazan renginden, sonbaharda,
gökte çakan şimşekten
yanımdan geçen,
gürlemesinden fırtınanın;
şekilden şekle giren
(gökyüzünün her yeri masmaviyken)
bir bulut, şekline bürünen iblisin.

Edgar Allan Poe

Çeviren: K. Özkan Dağ


Solitude, December 19, 1960, by André Kertész

Ghiannis Ritsos - (Perchè tu eri solita camminare scalza per le stanze)

Perchè tu eri solita camminare scalza per le stanze

Perché tu eri solita
camminare scalza per le stanze,
e poi ti rannicchiavi sul letto,
gomitolo di piume, seta
e fiamma selvaggia. Incrociavi
le mani sulle ginocchia, mettendo
in mostra provocante
i piedi rosa impolverati. Devi
ricordarmi così – dicevi –
ricordarmi così, coi piedi sporchi,
coi capelli che mi coprono gli occhi.
Dunque, come potrò più avere voce.
La Poesia non ha mai camminato così
sotto i bianchissimi meli in fiore
di nessun paradiso.

Ghiannis Ritsos - (Erotica, 1982)





ETİN SESİ IV

Bedeninde sessizce yaşamış olduğum şiirler,
Bir gün sen gittiğin zaman,
Seslerini benden geri isteyecekler.
Ama artık sesim olmayacak onları seslendirecek.
Çünkü alışmıştım çıplak ayakla dolaşmaya odalarda
Ve sonra yatağa sokulmaya
Tüyden, ipekten ve yaban alevden bir yumak gibi.
Kavuştururdun ellerini dizlerine dolayarak,
Göstererek gül rengi tozlu tabanlarını,
Uzatıp meydan okurcasına ayaklarını.
Böyle anımsamalısın derdin bana;
Böyle anımsamalısın beni kirli ayaklarımla;
Gözlerime düşen saçlarımla
Çünkü böyle daha derinden görüyorum seni.
Peki, artık nasıl olsun sesim?
Hiçbir zaman böyle yürümedi şiir
Bembeyaz çiçek açmış elma ağaçları altında bir Cennetin.

Yannis Ritsos - (Erotika, 1982)

Çeviri: Çeviri: Herkül Millas & Özdemir İnce


Etude de Nu, 1936, by André Rogi

24 Ekim 2013 Perşembe

Pablo Neruda - (Amor)

AMOR

Tantos días, hay tantos días
viéndote tan firme y tan cerca,
¿como lo pago, con que pago?

La primavera sanguinaria
de los bosques se despertó,
salen los zorros de sus cuevas,
las serpientes beben rocío,
y yo voy contigo en las hojas,
entre los pinos y el silencio,
y me pregunto si esta dicha
debo pagarla como y cuando.

De todas las cosas que he visto
a ti quiero seguir viendo,
de todo lo que he tocado,
solo tu piel quiere ir tocando:
amo tu risa de naranja,
me gustas cuando estas dormida.

Que voy a hacerle, amor, amada,
no se como quieren los otros,
no se como se amaron antes,
yo vivo viéndote y amándote,
naturalmente enamorado.

Me gustas cada tarde más.
Dónde estará? Voy preguntando
si tus ojos desaparecen.
¡Cuánto tarda! Pienso y me ofendo.
Me siento pobre, tonto y triste,
y llegas y eres una ráfaga
que vuela desde los duraznos.

Por eso te amo y no por eso,
por tantas cosas y tan pocas,
y así debe ser el amor
entrecerrado y general,
particular y pavoroso,
embanderado y enlutado,
florido como las estrellas
y sin medida como un beso.

Pablo Neruda





LOVE

So many days, oh so many days
seeing you so tangible and so close,
how do I pay, with what do I pay?

The bloodthirsty spring
has awakened in the woods.
The foxes start from their earths,
the serpents drink the dew,
and I go with you in the leaves
between the pines and the silence,
asking myself how and when
I will have to pay for my luck.

Of everything I have seen,
it's you I want to go on seeing:
of everything I've touched,
it's your flesh I want to go on touching.
I love your orange laughter.
I am moved by the sight of you sleeping.

What am I to do, love, loved one?
I don't know how others love
or how people loved in the past.
I live, watching you, loving you.
Being in love is my nature.

You please me more each afternoon.

Where is she? I keep on asking
if your eyes disappear.
How long she's taking! I think, and I'm hurt.
I feel poor, foolish and sad,
and you arrive and you are lightning
glancing off the peach trees.

That's why I love you and yet not why.
There are so many reasons, and yet so few,
for love has to be so,
involving and general,
particular and terrifying,
joyful and grieving,
flowering like the stars,
and measureless as a kiss.

Pablo Neruda





AMORI

Tanti giorni, ahi tanti giorni
vedendoti sì ferma e vicina,
come lo pagherò, con che cosa?

La primavera sanguinaria
dei boschi s’è risvegliata,
escon le volpi dalle tane,
bevon le serpi la rugiada,
con te io vado tra le foglie,
tra i pini e in mezzo al silenzio
e mi chiedo se questa gioia
dovrò pagarla, come e quando.

Di tutte le cose che ho veduto
te voglio continuare a vedere,
di tutto ciò che ho toccato,
solo la tua pelle voglio toccare:
amo il tuo sorriso d’arancia,
mi piaci quando stai dormendo.

Che posso farci, amore, amata,
non so come amino gli altri,
non so come prima si amarono,
vivo vedendoti e amandoti,
naturalmente innamorato.
Mi piaci ogni sera di più.

Dove sarà? – vado chiedendo
se i tuoi occhi scompaiono.
Come tarda! – penso e mi offendo.
Mi sento povero, sciocco e triste,
e arrivi e sei una raffica
che vola giù dai peschi.

Per questo ti amo e non per questo,
per tante cose e sì poche,
così dev’esser l’amore
socchiuso e generale,
particolare e pauroso,
imbandierato e a lutto,
fiorito come le stelle
e smisurato come un bacio.

Pablo Neruda





AŞK

Bunca gün, ah, bunca gün
görmeyi seni böyle kırılgan, böyle yakın,
nasıl öderim, neyle öderim?

Uyandı kana susamış
ilkbaharı koruların,
çıkıyor tilkiler inlerinden
çiylerini içiyor yılanlar,
ve ben gidiyorum seninle yapraklarda
çamlar ve sessizlik arasında,
sorarak kendime nasıl, ne zaman
ödeyeceğim diye şu bahtımı.

Bütün gördüklerim içinde
yalnız sensin hep görmek istediğim
dokunduğum her şey içinde
senin tenindir hep dokunmak istediğim:
seviyorum senin portakal kahkahanı
hoşlanıyorum uykudaki görüntünden.

Ne yapmalıyım, sevgilim, sevdiceğim
bilmiyorum nasıl sever başkaları
eskiden nasıl severlerdi,
yaşıyorum, bakarak, severek seni,
aşk tabiatımdır benim..

Her ikindi daha da hoşuma gidiyorsun.

Nerede o? Hep bunu soruyorum
kaybolduğunda gözlerin.
Ne kadar geç kaldı! Düşünüp inciniyorum,
yoksul, aptal, kasvetli duyuyorum kendimi
geliyorsun sen, bir esintisin
şeftali ağaçlarından uçan.

Bu yüzden seviyorum seni, bu yüzden değil
o kadar neden var ki, o kadar az,
böyle olmalı aşk
kuşatan, genel
üzgün, müthiş,
bayraklarda donanmış, yaslı,
yıldızlar gibi çiçek açan,
bir öpüş kadar ölçüsüz...

Pablo Neruda


Johnny Depp and Winona Ryder, 1990, by Herb Ritts

22 Ekim 2013 Salı

Pablo Neruda - (El lago de los cisnes)

EL LAGO DE LOS CISNES

Lago Budi, sombrío, pesada piedra oscura,
agua entre grandes bosques insepulta,
allí te abrías como puerta subterránea
cerca del solitario mar del fin del mundo.
Galopábamos por la infinita arena
junto a las millonarias espumas derramadas,
ni una casa, ni un hombre, ni un caballo,
sòlo el tiempo pasaba y aquella orilla verde
y blanca, aquel océano.
Luego hacia las colinas y, de pronto,
el lago, el agua dura y escondida,
compacta luz, alhaja del anillo terrestre.
Un vuelo blanco y negro: los cisnes ahuyentaron
largos cuellos nocturnos, patas de cuero rojo,
y la nieve serena volando sobre el mundo.

Oh vuelo desde el agua equivalente,
mil cuerpos destinados a la inmòvil belleza
como la transparente permanencia del lago.
De pronto todo fue carrera sobre el agua,
movimiento, sonido, torres de luna llena,
y luego alas salvajes que desde el torbellino
se hicieron orden, vuelo, magnitud sacudida,
y luego ausencia, un temblor blanco en el vacío.

Pablo Neruda - (Memorial de Isla Negra, 1962-1964)





SWAN LAKE

Lake Budi, sombre, dark heavy stone,
unburied water between high forest,
there you opened, like a subterranean door,
near the solitary sea at the end of the Earth.
We galloped over the infinite sands
joined to the flowing richness of spume,
not a house, not a man, not a horse,
only time going by, and that green and white shore,
that ocean.
Then towards hills, and, of a sudden,
the lake, a solid, secretive water,
compact light, gem of an earthly ring.
A flight, white and black: swans being banished,
long necks of nocturnal darkness, webs of scarlet skin,
and the clear snow flying over the world.

O flight from water’s meaning,
thousand bodies destined to beauty unshaken
like the lake’s pellucid permanence.
Suddenly, the whole, was a rush over water,
motion, sound, turrets of full moon,
and then wild wings making order from whirlwind,
a grandeur, flying, a beating,
and then, absence, white tremor of void.

Pablo Neruda - (Black Island Memorial, 1962-1964)

Translation by A. S. Kline





KUĞULU GÖL

Kopkoyu Budi gölü, karanlık, ağır taş,
mezarsız kalmış ulu ormanlar arasındaki su,
bir yeraltı kapısı gibi açıyordun; orda kendini
dünyanın bir ucundaki ıssız denizin yanında.
Dörtnala at sürüyorduk uçsuz bucaksız kumda, köpük
yayarken milyonlarca yosununu,
ne bir ev, ne bir insan, ne bir at,
yalnız zamandı geçen ve bu yeşil, bu beyaz
kıyı, bu okyanus.
Tepelere doğru bir atılış ve
birden göl, o sert, gizli su,
o yoğun aydınlık, mücevheri yersel
yüzüğün. Ak ve kara bir uçuş; kuğular saçıyordu
kızıl bakırdan ayaklar ve gecesel, uzun boyunlar
ve dünyanın üzerinde uçan dupduru bir kar.

Ey, eş sudan kalkan uçuş,
durağan güzelliğin yazgısında binlerce gövde
saydam sonsuzluğunu andıran gölün.
Bütün bunlar sularda ansızın bir yarış oldu
ve devinim ve ses ve ay dolu kuleler
ve sonra yabanıl kanatlar kasırgadan ayrılan
olmak için dirlik düzenlik, atılış, sarsılan büyüklük
ve sonra yokluk, beyaz bir titreyiş boşlukta.

Pablo Neruda - (Kara Ada Şiirleri, 1962-1964)

Çeviri: Sait Maden


Puerto Domínguez, Paseo Lago Budi, by Stephanie Fuente-Alba

20 Ekim 2013 Pazar

John Berger - (Ways of Seeing)

"We can now understand the difficulty of creating a static image of sexual nakedness. In lived sexual experience nakedness is a process rather than a state."

John Berger - (Ways of Seeing)





"Ahora comprendemos la dificultad de crear una imagen estática de la desnudez sexual. En In experiencia Sexual vivida, la desnudez es un proceso, más que un estado."

John Berger - (Modos de ver)





"Durağan bir cinsel çıplaklık imgesi yaratmanın ne denli güç olduğunu şimdi anlayabiliriz. Yaşanırken çıplaklığın algılanması bir durum değil, bir süreçtir."

John Berger - (Görme Biçimleri)


Photo by Yoshiyuki Iwase

Erich Fromm - (The Art of Loving)

"Our whole culture is based on the appetite for buying, on the idea of a mutually favorable exchange. Modern man's happiness consists in the thrill of looking at the shop windows, and in buying all that he can afford to buy, either for cash or on installments. He (or she) looks at people in a similar way. For the man an attractive girl -- and for the woman an attractive man -- are the prizes they are after. 'Attractive' usually means a nice package of qualities which are popular and sought after on the personality market. What specifically makes a person attractive depends on the fashion of the time, physically as well as mentally. (...) In a culture in which the marketing orientation prevails, and in which material success is the outstanding value, there is little reason to be surprised that human love relations follow the same pattern of exchange which governs the commodity and the labor market."

Erich Fromm - (The Art of Loving)





"Ekinimizde tümüyle satınalma açlığı üzerine, alanın da, verenin de isteyerek girdiği bir alışveriş anlayışı üzerine kurulmuştur. Çağımızın insanı vitrinlere bakmakla, peşin olsun, taksitle olsun alabileceği her şeyi satın almakla mutlu olabilmektedir. Çağımızdaki insanlar öbür insanlara da aynı açıdan bakarlar. Erkek için çekici bir kız – kadın için de çekici bir erkek – peşinden koşulacak ganimetlerdir. 'Çekicilik' çoğu zaman, kişilik pazarında çok tutulan, çok aranan özelliklerden yapılmış bir pakettir. Kişiyi çekici yapan şeyler, gerek vücut, gerek kafa bakımından zamanın modasına bağlıdır. (...) Alışveriş üstüne dönen, maddesel değerlerin en üstün değerler olduğu bir ekinde insanlar arası ilişkilerin de mal mülk ve iş pazarında geçerli olan yöntemlere göre yönetilmesine şaşmamak gerekir."

Erich Fromm - (Sevme Sanatı)


Young couple window shopping, Tokyo, 1959, by John Dominis

John Berger - (Ways of Seeing)

"To be naked is to be oneself. To be nude is to be seen naked by others and yet not recognized for oneself. A naked body has to be seen as an object in order to become a nude. (The sight of it as an object stimulates the use of it as an object.) Nakedness reveals itself. Nudity is placed on display. To be naked is to be without disguises."

John Berger - (Ways of Seeing)





"Estar desnudo es ser uno mismo. Ser un desnudo equivale a ser visto en estado de desnudez por otros, y sin embargo, no ser reconocido por uno mismo. Para que un cuerpo desnudo se convierta en "un desnudo" es preciso que se le vea como un objeto. (y el verlo como un objeto estimula el usarlo como un objeto). La desnudez se revela a sí misma. El desnudo se exhibe."

John Berger - (Modos de ver)





"Essere spogliati è essere se stessi. Essere nudi è essere visti spogliati e, tuttavia, non essere riconosciuti per se stessi. Per diventare un nudo, il corpo spogliato deve essere visto come un oggetto. (La vista del corpo nudo come oggetto ne stimola l'uso come oggetto.) Lo spogliarsi è rivelazione di sé. La nudità è esibizione."

John Berger - (Questione di sguardi)





"Çıplak olmak insanın kendisi olmasıdır. Nü olmaksa başkalarına çıplak görünmektir; insanın kendisi olarak algılanmamasıdır. Çıplak vücudun nü olabilmesi için bir nesne olarak görülmesi gerekir. (Vücudun nesne olarak görülmesi nesne olarak kullanılmasına yol açar. ) Çıplaklık kendisini olduğu gibi ortaya koyar. Nü'lükse seyredilmek üzere ortaya konuştur."

John Berger - (Görme Biçimleri)


Mangiacane Magic, II, Tuscany, Italy, 2009, by Petter Hegre

Milan Kundera - (The Unbearable Lightness of Being)

"We all reject out of hand the idea that the love of our life may be something light or weightless; we presume our love is what must be, that without it our life would no longer be the same."

Milan Kundera - (The Unbearable Lightness of Being)





"Hepimiz yaşamımızın en büyük aşkının hafif, ağırlıksız bir şey olabileceği düşüncesini yekten reddederiz; aşkımızın tam olması gerektiğini, onsuz yaşamımızın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını varsayarız."

Milan Kundera - (Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği)


The Unbearable Lightness of Being (1988)
- Juliette Binoche & Daniel Day-Lewis

Rainer Maria Rilke - (Letters To A Young Poet)

"...to have patience with everything unresolved in your heart and to try to love the questions themselves as if they were locked rooms or books written in a very foreign language. Don't search for the answers, which could not be given to you now, because you would not be able to live them. And the point is, to live everything. Live the questions now. Perhaps then, someday far in the future, you will gradually, without even noticing it, live your way into the answer."

Rainer Maria Rilke - (Letters To A Young Poet - #4, Worpswede, near Bremen, July 16, 1903)





"Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış, kilitli odalar ve yabancı lisanda yazılmış kitaplar gibi. Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez, çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu her şeyi yaşama meselesidir. Şu anda senin, soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ilerde, farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabını yaşarken bulacaksın."

Rainer Maria Rilke - (Genç Bir Şaire Mektuplar)


Behind the wall, photo by Greyguardian

19 Ekim 2013 Cumartesi

From the Life of the Marionettes (TV Movie 1980)

Dear Mogens

What I'm going to describe isn't a dream in the usual sense. Although I experienced this under the influence of pills and alcohol. This experience seemed more real and horrible than the banal reality of everyday life. But that's all trivial. You can throw this letter away. I'm not writing to amuse you, but because I must write. I dreamed that I was sleeping. I dreamed that I was dreaming. It was very sensual. I mean, in another respect. Not only erotic. But somehow there was a direct link between my lower body and the intense and sweet-smelling moisture of a woman. Sweat, saliva, the fresh scent of thick hair. I moved over a glittering, spacious surface with my eyes closed. And all was very quiet. My contentment was complete. I felt a strange urge to tell a funny story. But I couldn't speak. But that didn't distress me. The feeling of hovering was closely connected to my muteness and my brain was intensely focused on my hands or rather my fingertips. There was a little eye on every finger that perceived this glittering whiteness with twinkling delight. It felt good like this. It could remain this way. I thought or rather I didn't think at all. lt flowed like a ribbon across my lips: "lf you are death, then I welcome you, dear death. lf you are life then I welcome you, dear life." I am in a closed room without windows or doors but also without a roof or walls. Perhaps I'm locked in a sphere or an ellipse. I'm not sure. It didn't occur to me to examine the contours of the room. I dreamt that I woke from a deep slumber. I was lying on the floor, which was as soft as a thick carpet. It was nice and warm, and I was content. Katarina lay beside me. She was still immobile, fast asleep. I knew right away that it was all a dream. I told myself in a low voice that I shouldn't be afraid that it was dangerous to become afraid to start panicking, to try to find a way out to cry or shout or pound the walls. I decided to remain calm. Katarina started waking up slowly. I tried to talk to her but I couldn't reach her. It seemed as though she didn't know I was there. She was soft and indifferent in a sexually arousing way. I wanted to make love to her but she eluded me. I never managed to penetrate her. She watched me, her lids half-closed, and smiled. I fell blind rage. I withdrew to stop myself from killing her. The feelings of rage and horror almost suffocated me. I told myself to remain calm unafraid self-possessed, not unpredictable. Everything went awry. There was even a moment of tenderness of complete silence. It is difficult to describe that particular moment. The very air I was in was transformed. It became milder and easier to breathe. The grey light vanished and was replaced by the soft, subdued light of dawn much like gentle hands that caressed our sore bodies. We entered into a sudden spirituality without reservations. Then disaster struck. The most unimaginable, irrevocable thing had happened. Katarina was suddenly dead. I knew I'd killed her in some cruel gruesome way. I woke up again and found myself sitting on my bed. The heavy traffic on the highway down below had started up. Everything was as usual. Katarina slept beside me. Her breathing was calm. Can you help me? Can I be helped? Can I continue living longer? Am I really alive? Or was my dream in effect the only brief moment of life I had? Of experienced and vanquished reality?

From the Life of the Marionettes (TV Movie 1980) - A quote from the movie.





Sevgili Mogens

Tarif edeceğim şey alışılmış anlamda rüya değil. Bunu hapların ve alkolün etkisi altında yaşamış olmama rağmen. Bu deneyim günlük hayatın bayağı gerçekliğinden daha gerçek ve korkunç görünüyordu. Ama bu tamamen saçma. Bu mektubu fırlatıp atabilirsin: Seni eğlendirmek için değil, yazmam gerektiği için yazıyorum. Uyuyor olduğumu hayal ettim. Rüya görüyor olduğumu hayal ettim. Çok tenseldi. Yani, başka bir açıdan. Sadece erotik değil. Ama her nasılsa belden aşağım ile şiddetli ve tatlı kokan kadın nemi arasında direk bir bağlantı vardı. Ter, salya, kalın saçın taze kokusu. Gözlerim kapalı, parlayan, geniş bir yüzeye geçtim. Ve her şey çok sessizdi. Rahatlığım tamdı. Komik bir hikaye anlatmak için garip bir istek duydum. Ama konuşamadım. Ama bu beni endişelendirmedi. Tereddüt hissi suskunluğuma yakından bağlıydı ve beynim yoğun şekilde ellerime odaklıydı ya da daha çok parmak uçlarıma. Her parmakta küçük bir göz vardı bu parlayan beyazlığı anlık bir zevkle algılayan. Böyle iyi hissettiriyordu. Bu şekilde kalabilirdi. Düşündüm ya da hiç düşünmedim. Dudaklarım boyunca bir şerit gibi aktı: "Sen eğer ölümsen, o halde seni memnuniyetle karşılarım sevgili ölüm. Eğer hayatsan o halde seni memnuniyetle karşılarım sevgili hayat." Penceresiz ya da kapısız kapalı bir odadayım ama çatısı ya da duvarları da yoktu. Belki bir küre ya da elipse kilitlendim. Emin değilim. Odanın şeklini incelemek aklıma gelmedi. Derin bir uykudan uyandığımı düşledim. Zeminde yatıyordum ki, zemin kalın bir halı kadar yumuşaktı. Güzel ve sıcaktı. Ve ben memnundum. Katarina yanımda yatıyor. Hala hareketsiz, derin uykudaydı. Hemen, hepsinin bir rüya olduğunu anladım. Kendime, alçak bir sesle korkmamam gerektiğini söyledim, ki korkmuş olmak tehlikeliydi, paniklemeye başlamak, bir çıkış yolu bulmaya çalışmak, ağlamak ya da bağırmak ya da duvarları yumruklamak. Sakin kalmaya karar verdim. Katarina yavaşça uyanmaya başladı. Onunla konuşmaya çalıştım ama ona ulaşamadım. Benim orada olduğumu bilmiyormuş gibiydi. Cinsel olarak kışkırtıcı şekilde yumuşak ve kayıtsızdı. Onunla sevişmek istedim ama beni atlattı. Onu etkilemeyi hiç beceremedim. Beni izliyordu, gözkapakları yarı kapalı ve gülümsedi. Kör bir öfke kapladı beni. Onu öldürmemi engellemek için çekildim. Öfke ve şiddet hisleri beni neredeyse boğuyordu. Kendime, sakin, korkmamış ve hakim kalmamı söyledim. Her şey ters gitti. Tam bir sessizliğin yumuşacık bir anı bile vardı. Bu özel anı tarif etmek zor. İçinde bulunduğum hava değişti. Daha hafif ve soluması kolay oldu. Gri ışık yok oldu ve yerini yumuşak, bastırılmış şafak ışığı aldı hassas bedenlerimizi okşayan yumuşak eller gibi. Tereddütler olmadan ani bir ruhaniliğe girdik. Sonra felaket. En düşünülemez, değiştirilemez şey olmuştu. Katarina aniden ölmüştü. Onu, acımasız, dehşet verici bir şekilde öldürdüğümü biliyordum. Yeniden uyandım ve kendimi yatağımda oturur buldum. Aşağıda anayoldaki yoğun trafik başlamıştı. Her şey her zamanki gibiydi. Katarina yanımda uyuyordu. Nefesi sakindi. Bana yardım edebilir misin? Bana yardım edilebilir mi? Artık yaşamaya devam edebilir miyim? Gerçekten canlı mıyım? Yoksa yürürlükte olan rüyam, yaşadığım yegane kısacık yaşam anı mıydı? Yaşanmış ve yok olmuş gerçekliğin?

Kuklaların Yaşamından (Tv Filmi) - Filmden bir alıntı.


From the Life of the Marionettes (TV Movie 1980) - A scene from the movie.

17 Ekim 2013 Perşembe

Oktay Rifat - (Freedom has hands)

FREEDOM HAS HANDS

1
Proudly they were running, our horses
Toward the calm sea

2
The way the pigeons were flying
Perhaps it’s the happiness of freedom!

3
Kissing was forbidden, did you know,
To think
To fight for labor work force, was forbidden!

4
They separated the product from its tree
Selling it as much as it sells at the bazaars
The branches of effort broken

5
Light is blinding, they say,
Freedom a ticking bomb.
The ones who break our light
And put a arson on freedom are themselves!
When we reach for it they want it to explode,
And burn.
There are minefields
Bread and water sit in the darkness.

6
Freedom has hands,
Eyes, feet,
To wipe away its sweat
To see tomorrow,
Headed toward equality.

7
I’m a cage, you’re ivy;
Twine as much as you can twine

8
This is a love for freedom,
It only takes one to see it once
It’s a piece of clothing that will last
It’s a dream that is the truth

9
Brave drivers of the historic movement
Workers, the bees of the world’s beehive
Flying around a piece of dark bread
Brothers who bring freedom to our world.
With the thoughs of that bread they wake up,
With the thoughts of that bread the nights meet mornings;
With that sun we can reach freedom.

10
This hope is the door to being free;
A tiny crack into happy days.
This happiness is the light of better days;
It reflects upon us quietly, frightened.

Come, people of my nation,
To the doors of freedom are like a branch;
Behind it, the sky is blue.

Oktay Rifat (10 June 1914 – 18 April 1988) was a Turkish writer and playwright, and one of the forefront poets of modern Turkish poetry since the late 1930s.

http://en.wikipedia.org/wiki/Oktay_R%C4%B1fat_Horozcu

Translation: http://rucore.libraries.rutgers.edu/rutgers-lib/25875/PDF/1





ELLERİ VAR ÖZGÜRLÜĞÜN

1
Köpürerek koşuyordu atlarımız
Durgun denize doğru.

2
Bu uçuş, güvercindeki,
Özgürlük sevinci mi ne!

3
Öpüşmek yasaktı, bilir misiniz,
Düşünmek yasak,
İşgücünü savunmak yasak!

4
Ürünü ayırmışlar ağacından,
Tutturabildiğine,
Satıyorlar pazarda;
Emeğin dalları kırılmış, yerde.

5
Işık kör edicidir, diyorlar,
Özgürlük patlayıcı.
Lambamızı bozan da,
Özgürlüğe kundak sokan da onlar.
Uzandık mı patlasın istiyorlar,
Yaktık mı tutuşalım.
Mayın tarlaları var,
Karanlıkta duruyor ekmekle su.

6
Elleri var özgürlüğün,
Gözleri, ayakları;
Silmek için kanlı teri,
Bakmak için yarınlara,
Eşitliğe doğru giden.

7
Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!

8
Özgürlük sevgisi bu,
İnsan kapılmaya görsün bir kez;
Bir urba ki eskimez,
Bir düş ki gerçekten daha doğru.

9
Yiğit sürücüleri tarihsel akışın,
İşçiler, evren kovanının arıları;
Bir kara somunun çevresinde döndükçe
Dünyamıza özgürlük getiren kardeşler.
O somunla doğrulur uykusundan akıl,
Ağarır o somunla bitmeyen gecemiz;
O güneşle bağımsızlığa erer kişi.

10
Bu umut özgür olmanın kapısı;
Mutlu günlere insanca aralık.
Bu sevinç mutlu günlerin ışığı;
Vurur üstümüze usulca ürkek.

Gel yurdumun insanı görün artık,
Özgürlüğün kapısında dal gibi;
Ardında gökyüzü kardeşçe mavi!

Oktay Rifat


Members of the Student Nonviolent
Coordinating Committee (SNCC)
sing freedom songs during
the March on Washington, 1963, by Danny Lyon

Nilgün Marmara - (Yürek: Kutup Tan Vakti)

YÜREK: KUTUP TAN VAKTİ

Su ılık burada.
Yine göç kendiliğindendi,
Yine gözlerim açık.
Bu gizli alanda ne görürüm, böylesine
mavi ve saf, tek başına?
Ah! Bir oluk geceden acuna yönelmiş,
Bir ağaç, yeşil çığlığını aya vuran
yapraklarıyla.
Ben, buhar resitalini ya da buzulun
çağrısını düşlerim.
Göz gözü görmesin, irisler donsun ya da!
Ses boğulsun,
Boyum bu boy kalsın!
Yüreğim bu çifte olurlukta,
Ilığın en karşıtı, deli düşmanı,
Kutup tanının kendisi olmaya ant içerek,
Dilerse kardan, buzdan bir igloo olsun,
dilerse eritsin bu vücudu kendi iç şafağında,
yunsun gök taşında!

Su, şimdi aydınlık ve hafiftir,
Yüzeyi çok karanlıkla solmuş olsa da.

Nilgün Marmara


Landscape in Normandy, 1940s. by Albert Monier

13 Ekim 2013 Pazar

Eugenio Montale - (Non Chiederci La Parola)

Non Chiederci La Parola

Non chiederci la parola che squadri da ogni lato
l'animo nostro informe, e a lettere di fuoco
lo dichiari e risplenda come un croco
perduto in mezzo a un polveroso prato.

Ah l'uomo che se ne va sicuro,
agli altri ed a se stesso amico,
e l'ombra sua non cura che la canicola
stampa sopra uno scalcinato muro!

Non domandarci la formula che mondi possa aprirti,
sì qualche storta sillaba e secca come un ramo.
Codesto solo oggi possiamo dirti,
ciò che non siamo, ciò che non vogliamo.

Eugenio Montale - (Ossi di seppia)





Sorma Bizden O Sözcüğü

Sorma bizden o sözcüğü, her yandan
sarıp biçimlenmemiş ruhumuzu, ateş harflerle
açıklayan onu ve tozlu bir çayırda
yitmiş safran gibi ışıl ışıl yanan.

Ah o insan ki güven içinde gider,
o kendi kendisine ve ellere dost,
gölgesine dost insan inanmadı, sıvası bozuk
duvarda yaz sıcağının iz bıraktığına yer yer.

Bir çözüm isteme bizden sana dünyalar açacak,
dal gibi kuru ve kıvrık bir heceden başka yalnız..
Bugün şudur diyebildiğimiz ancak:
İstemediğimizdir olmadığımız.


Eugenio Montale - (Mürekkep Balığı Kemikleri)

Çeviri: Sait Maden


Reminiscence by Hengki Lee

5 Ekim 2013 Cumartesi

Charles Bukowski - (All I know)

ALL I KNOW

All I know is this: the ravens kiss my mouth
the veins are tangled here,
the sea is made of blood.

All I know is this: the hands are reaching out,
my eyes are closed, my ears are closed,
the sky rejects my scream.

All I know is this: my nostrils drip with dreams
the hounds lap us up, the fools laugh out,
the clock ticks out the dead.

All I know is this: my feet are sorrow here,
my words are less than lilies, my words are clotted now:
the ravens kiss my mouth.

Charles Bukowski





ESTO ES TODO LO QUE SE

Esto es todo lo que sé: los cuervos buscan mi boca,
las venas están aquí enmarañadas,
el mar está hecho de sangre

esto es todo lo que sé: las manos extendidas están buscando algo,
mis ojos están cerrados, mis oídos están cerrados,
el cielo rechaza mi grito

esto es todo lo que sé: los orificios de mi nariz chorrean sueños,
los perros saltan sobre nosotros, los locos se ríen,
el reloj cuenta los muertos con su tic-tac

esto es todo lo que sé: mis piernas siente dolor aquí,
mis palabras son menos que lirios, mis palabras están ahora atascadas:
los cuervos besan mi boca.

Charles Bukowski





BÜTÜN BİLDİĞİM

Bütün bildiğim şu: Kuzgunlar öper ağzımı,
düğüm düğüm toplardamar buralar,
deniz tüm kandan.

Bütün bildiğim şu: Eller uzanır,
gözlerim kapalı, tıkalı kulaklarım,
gök çığlığımı yadsır.

Bütün bildiğim şu: Düşler damlar burnumdan,
tazılar yalar yutar bizi, çılgınlar kahkahayı basar,
tiktaklarıyla ölüleri tanımlar saat.

Bütün bildiğim şu: Ayaklarım üzünç buralarda,
sözlerim leylâklardan az, sözlerim pıhtı pıhtı:
Kuzgunlar öper gayrı ağzımı.

Charles Bukowski

Çeviri: Mustafa Ziyalan


Crow, photo by Vicky Van Dort

César Vallejo - (La Violencia de las Horas)

LA VIOLENCIA DE LAS HORAS

Todos han muerto.

Murió doña Antonia, la ronca, que hacía pan barato en el burgo.

Murió el cura Santiago, a quien placía le saludasen los jóvenes y las mozas, respondiéndoles a todos, indistintamente: "Buenos días, José! Buenos días, María!"

Murió aquella joven rubia, Carlota, dejando un hijito de meses, que luego también murió a los ocho días de la madre.

Murió mi tía Albina, que solía cantar tiempos y modos de heredad, en tanto cosía en los corredores, para Isidora, la criada de oficio, la honrosísima mujer.

Murió un viejo tuerto, su nombre no recuerdo, pero dormía al sol de la mañana, sentado ante la puerta del hojalatero de la esquina.

Murió Rayo, el perro de mi altura, herido de un balazo de no se sabe quién.

Murió Lucas, mi cuñado en la paz de las cinturas, de quien me acuerdo cuando llueve y no hay nadie en mi experiencia.

Murió en mi revólver mi madre, en mi puño mi hermana y mi hermano en mi víscera sangrienta, los tres ligados por un género triste de tristeza, en el mes de agosto de años sucesivos.

Murió el músico Méndez, alto y muy borracho, que solfeaba en su clarinete tocatas melancólicas, a cuyo articulado se dormían las gallinas de mi barrio, mucho antes de que el sol se fuese.

Murió mi eternidad y estoy velándola.

César Vallejo





THE VIOLENCE OF THE HOURS

Everyone has died.

Doña Antonia died, the hoarse one, who made cheap bread in the village.

The priest Santiago died who delighted in the greetings of boys and girls, answering all of them, indistinctly, with "Good day, Joseph, Good day, Mary!"

That blonde young girl, Carlota, died, leaving behind a little child a few months old, who also died later, eight days after his mother.

My aunt Albina died who sang country times and customs while she sewed in the corridors for Isidora, the maid by trade, the most honourable of women.

An old one-eyed man died, whose name I don’t remember, but he slept in the sun in the morning, sitting in front of the tinsmith’s on the corner.

Rayo died, the dog as tall as myself, wounded by no one knows whose bullet.

Lucas died, my brother-in-law, in the peace of waists, whom I recall when it rains and there is no one in my experience.

My mother died in my revolver, in my fist, my sister and my brother in my gory viscera, the three of them linked by a sad kind of sadness, in the month of August in three consecutive years.

The musician Méndez died, tall and very drunk, who sol-faed melancholy toccatas on his clarinet, at the sound of which the hens of my neighbourhood fell asleep long before sunset.

My eternity died and I am keeping vigil over it.

César Vallejo

Translated by Valentino Gianuzzi and Michael Smith





SAATLERİN ZORBALIĞI

Hepsi öldü.

Köyde ucuz ekmek pişiren, kısık sesli Antonia kadın öldü.

Delikanlıların, genç kızların selam vermesinden hoşlanan ve hiç kimseyi ayırmadan "Günaydın Jose, günaydın Maria," diyerek herkese selam veren rahip Santiago öldü.

O sarışın genç kadın, geride bıraktığı küçük yavrusu da kendisinden sekiz gün sonra ölen Carlota öldü.

Çekirdekten yetişme hizmetçi Isidora’ya, o saygıdeğer kadına evinin koridorlarında bir yandan dikiş dikip bir yandan da geçmişinden kalan şarkıları söyleyen teyzem Albina öldü.

Şimdi adını hatırlamadığım, köşedeki tenekeci dükkânı önünde oturup, sabah güneşinde uyuklayan o tek gözlü ihtiyar öldü.

Rayo, şu boyu benim boyuma eş köpek, kim bilir kimin kurşunuyla vurulup öldü.

Yağmur yağarken ve anılarımda yokken biri aklıma gelen, bellerin esenliğindeki kayın biraderim Lucas öldü.

Birbirini takip eden yılların ağustos günlerinde, bir kedere başka bir kederin üçünü de bağladığı Revolverimdeki annem, yumruğumdaki kız kardeşim ve kanlı bağrımdaki abim öldü.

Klarnetiyle hüzünlü melodiler çalıp, mahallemdeki tavukları daha güneş batmadan uykuya daldıran o uzun boylu, ayyaş müzisyen Mendez öldü.

Sonsuzluğum öldü ve ben yanı başında sabahlıyorum.

César Vallejo


César Vallejo











1 Ekim 2013 Salı

Ingeborg Bachmann - (Gecenin Nal Sesleri Arasında)

GECENİN NAL SESLERİ ARASINDA

Gecenin büyük kapısı önündeki kara beygirin nal sesleri arasında,
hâlâ titriyor yüreğim bir zamanlarki gibi ve uzatıyor eyeri uçarcasına,
Diomedes'in ödünç verdiği yular gibi, kıpkırmızı.
Güçlü rüzgâr öncülüğümü yapmakta
karanlık yollarda ikiye bölerek uyuyan
ağaçların kapkara örgüsünü,
öyle ki, ay ışığıyla yıkanan meyveler
korkuyla sırtlara ve kılıçlara atlamaktalar,
ve ben indiriyorum kırbacımı
sırtına, çoktan sönmüş bir yıldızın.
Yalnızca bir kez yavaşlatıyorum adımlarımı, senin nankör dudaklarını
öpmek için, saçların dizginlere dolanmış
bile, ve pabuçların kumlarda sürükleniyor.

Hâlâ duymaktayım soluğunu
bir de hançer gibi sapladığın
o sözcüğü.

Ingeborg Bachmann

Çeviri: Ahmet Cemal


Always a broken girl...

Erdinç Durukan - (Pars)

PARS

Sen ki sulardan geçtin sulardan
Yanıbaşında akıyordu çağlayanlar
Gümbür gümbür taşlar vadilerde
Nehirler boyunca ağaçlar
Bir avuç otla kurulmuş kuş yuvaları
Uğultuyla yürüyor orman
Tırmanıyor sonra pençelerin
Yarıklarından akıyor taş ve kum
Kıran kırana bir çığ deliriyor
Bir kartal göğü okşuyor
Kanatlarında ışıldıyor güneş
Bıçak sırtı kayalar
Korkunç bir bakış gibi uzuyor
Sonunda işte bulutların arasından
Dimdik gövdenle yükselen
Saçlarında sonsuz yıldız
Yüzünde dönen ay
Ve geceye asılı gözlerinle
Bir krater gölünü ısıtan
Sen

Erdinç Durukan


Painting by Olga Gouskova




28 Eylül 2013 Cumartesi

Erdinç Durukan - (Paris'te Bir Gece)

PARİS'TE BİR GECE

Yapraklar sarı hüznü biriktiriyor
Kışa yakın
Seine akıyor durmadan
Yalnızların içinden

Böyle bir gecede
Yürüyorum sokaklarında Montmartre'ın
Uzuyor gölgem lambalarla
Merdivenlerde kesik kesik

Adımı bağırıyor birisi
Dönüp bakıyorum kimse yok
Bir daha bağırıyor
Durmadan bağırıyor
Dayanamıyorum
Yığılıyorum merdivenlere

Önce sayısız ışık
Sonra sonra tekleşen bir ışık
İki gölge tavanda
Resimler duvarlarda belli belirsiz
Yavaş yavaş ayrımsıyorum
Taşkın bir nehir
Boylu boyunca akıyor içinde vadinin
Vurdukça taşlara
Tepiniyor orman
Bir gül çalısı tutuşuyor
Ve yanıyor gece

Bir kadın
Sırtlamış ve evine getirmiş beni
Nasılsa ayılmışım bir ara
Çok sonra öğrendim bunu

Erdinç Durukan


Pavés Parisiens, photo by Brassaï












Eugenio Montale - (Nella Sera)

NELLA SERA

S'empì d'uno zampettìo
di talpe la limonaia,
brillò in un rosario di caute
gocce la falce fienaia.

S'accese sui pomi cotogni,
un punto, una cocciniglia,
si udì inalberarsi alla striglia
il poney - e poi vinse il sogno.

Rapito e leggero ero intriso
di te, la tua forma era il mio
respiro nascosto, il tuo viso
nel mio si fondeva, e l'oscuro

pensiero di Dio discendeva
sui pochi viventi, tra suoni
celesti e infantili tamburi
e globi sospesi di fulmini

su me, su te, sui limoni...

Eugenio Montale





IN THE GREENHOUSE

The lemon bushes overflowed
with the patter of mole paws,
the scythe shined
in its rosary of cautious water drops.

A dot, a ladybug,
ignited above the quince berries
as the snort of a rearing pony broke through,
bored with his rub-down—then the dream took over.

Kidnapped, and weightless, I was drenched
with you, your outline
was my hidden breath, your face
merged with my face, and the dark

idea of God descended
upon the living few, amid heavenly
sounds, amid childish drums,
amid suspended globes of lightning

upon me, upon you, and over the lemons...

Eugenio Montale

Translated by Charles Wright





LİMONLUKTA

Limon çalıları taştı
patırtısıyla köstebek pençelerinin,
tırpan ışıldadı
tespihinden dikkatle akan su damlalarından.

Bir benek, bir uğur böceği,
ayva çileklerinin üzerinde alev aldı
burnundan soluması yarıp geçerken şahlanan bir midillinin,
kaşağılanmaktan sıkılan- sonra rüya yakaladı.

Zorla kaçırılmış, ve ağırlıksız, sırılsıklamdım
seninle, ana hatların
gizli nefesimdi benim, yüzün
karışıp birleşti benim yüzümle, ve karanlık

düşüncesi Tanrının hücum etti yukardan
üzerine yaşayan bir kaçının, ortasında cennete ilişkin
seslerin, ortasında çocuksu trampetlerin,
ortasında havada asılı duran yıldırım kürelerinin

üstümde benim, üstümde senin, ve yukarısında limonların...

Eugenio Montale

Çeviri: Vehbi Taşar


Monica Bellucci, by Peter Lindbergh