31 Temmuz 2013 Çarşamba

Paul Éluard - (Amoureuse au secret)

AMOUREUSE AU SECRET

Amoureuse au secret derrière ton sourire
Toute nue les mots d’amour
Découvrent tes seins et ton cou
Et tes paupières
Découvrent toutes les caresses
Pour que les baisers dans tes yeux
Ne montrent que toi toute entière.

Paul Éluard





LOVER

Lover, secretly behind your smile
The words of love nakedly
Discover your breasts and your neck
And your hips and your eyelids
Discover every caress
So that the kisses in your eyes
Reveal entire the whole of you.

Paul Éluard





XIII

Enamorada en secreto detrás de tu sonrisa
Desnuda las palabras de amor
Descubren tus senos y tu cuello
Tus caderas y tus párpados
Descubren todas las caricias
Para que los besos en tus ojos
Te muestren en toda tu estatura.

Paul Éluard

Versión de Manuel Álvarez Ortega





XIII

Innamorata in segreto dietro il tuo sorriso
tutta nuda le parole d´amore
ti scoprono i seni il collo
le anche le palpebre
scoprono tutte le carezze
perché nei tuoi occhi i baci
mostrino te soltanto corpo ed anima

Paul Éluard





ŞİİR

Yavrum bu senin gülüşünün ardında
Bütün sevda kelimeleri çırılçıplak
Memelerini tutup çıkarıyorlar boynunu
Sonra kalçalarını gözbebeklerini
Sonra ne varsa okşayış adına
Bütün bunları bulup çıkarıyorlar
Seni öptüğüm zaman gözlerinden
Yalnız sen göresin diye
Bu sevda kelimeleri

Paul Éluard

Çeviri: Cemal Süreya


Monica Bellucci, Max Calendar Pantelleria, 1998, by Fabrizio Ferri




Charles Bukowski by Sean Penn - (Interview Magazine)

ON CATS:

Having a bunch of cats around is good. If you're feeling bad, you just look at the cats, you'll feel better, because they know that everything is, just as it is. There's nothing to get excited about. They just know. They're saviors. The more cats you have, the longer you live. If you have a hundred cats, you'll live ten times longer than if you have ten. Someday this will be discovered, and people will have a thousand cats and live forever. It's truly ridiculous.

Charles Bukowski by Sean Penn - (Interview Magazine, September 1987)





KEDİLER HAKKINDA:

Etrafta birkaç kedi olması iyidir. Kendini kötü hissediyorsan, kedilere bakman yeter, kendini daha iyi hissetmeye başlarsın, çünkü kediler her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler. Bunda heyecanlanacak bir şey yok. Bilirler işte. Hayat kurtarırlar. Ne kadar çok kedin varsa, o kadar uzun yaşarsın. Yüz kediniz varsa, on kediniz olduğu duruma göre on kat daha uzun yaşarsınız. Bir gün bunu keşfedecekler ve insanların binlerce kedisi olacak ve sonsuza dek yaşayacaklar. Gerçekten saçma.

Sean Penn’in Charles Bukowski ile yaptığı söyleşi - (Interview Dergisi, Eylül 1987)

Çeviren: Neslihan Demirkol

Alıntı: Edebiyat Haber


Cats Blackie & Brownie catching squirts of milk during milking at Arch Badertscher’s dairy farm. 1954, by Nat Farbman

Ken Kesey - (One Flew Over the Cuckoo's Nest)

"You had a choice: you could either strain and look at things that appeared in front of you in the fog, painful as it might be, or you could relax and lose yourself."

Ken Kesey - (One Flew Over the Cuckoo's Nest)





"Bir seçim yapmalısın: Ya ne kadar acı verici olursa olsun kendini sıkıp siste önünde beliren şeylere bakacaksın ya da kendini rahat bırakıp kaybolacaksın."

Ken Kesey - (Guguk Kuşu)


Morris Column in the Fog, 1932, by Brassaï



Yevgeny Zamyatin / We

"A human being is like a novel: until the last page you don't know how it will end. Or it wouldn't be worth reading."

Yevgeny Zamyatin - (We)





"El hombre es como una novela: hasta la última página no sabes como acabará. De no ser así, no merecería la pena leerla."

Yevgueni Zamiatin - (Nosotros)





"Les hommes sont comme les romans : avant la dernière page, on ne sait jamais comment ils finiront. Autrement, cela ne vaudrait pas la peine de les lire."

Evgueni Zamiatine - (Nous autres)





"İnsanoğlu bir roman gibidir: Son sayfaya gelinceye kadar nasıl biteceğini kimse bilemez. Yoksa okumaya değmezdi."

Yevgeny Zamyatin - (Biz)

Çeviri: Füsun Tülek (Ayrıntı Yayınları)


Beggar on the cathedral square, Saõ Salvador de Bahia, Brazil, 1966, by Rene Burri

Cesare Pavese - (Il mestiere di vivere)

"La massima sventura è la solitudine, tant’è vero che il supremo conforto – la religione – consiste nel trovare una compagnia che non falla, Dio. La preghiera è lo sfogo con un amico. L’opera equivale alla preghiera, perché mette idealmente a contatto con chi ne usufruirà. Tutto il problema della vita è dunque questo: come rompere la propria solitudine, come comunicare con altri. Così si spiega la persistenza del matrimonio, della paternità, delle amicizie. Perché poi stia qui la felicità, mah! Perché si debba star meglio comunicando con un altro che non stando soli, è strano. Forse è solo un’illusione: si sta benissimo soli la maggior parte del tempo. Piace di tanto in tanto avere un otre in cui versarsi e poi bervi se stessi: dato che dagli altri chiediamo ciò che abbiamo già in noi. Mistero perché non ci basti scrutare e bere in noi e ci occorra riavere noi dagli altri."

Cesare Pavese - (Il mestiere di vivere / 4 maggio 1939)





"The greatest misfortune is loneliness. So true is this that the highest form of consolation — religion — lies in finding a friend who will never let you down – God. Prayer is giving vent to one's thoughts, as with a friend. Work is an equivalent to prayer, since ideally it puts you in contact with with something that will not take advantage of you. The whole problem of life, then, is this: how to break out of one's own loneliness, how to communicate with others. That explains the persistence of marriage, fatherhood, friendship, since they might bring happiness! But why it should be better to be in communication with another than to be alone, is a mystery. Perhaps it is only an illusion, for one can be perfectly happy alone, most of the time. It is pleasant now and then to have a boon companion to drink with. The mystery is why it is not enough to drink and fathom our own individuality alone."

Cesare Pavese - (This Business of Living / 4 May 1939)

Translated by Alma Elizabeth Murch





"En büyük mutsuzluk yalnızlıktır. Bu o kadar doğrudur ki, en eksiksiz avuntu olan din, seni hayal kırıklığına uğratmayacak bir arkadaş -Tanrı- bulmaktan başka bir şey değildir. Dua etmek, bir arkadaşınla olduğun zaman yaptığın gibi, içini dökmektir. Çalışmak da dua etmek gibidir; çünkü ondan yararlanacak kişiyle ilişki kurmanı sağlar. Öyleyse hayatın bütün sorunu şudur: Yalnızlıktan nasıl kurtulmalı, başkalarıyla nasıl ilişki kurmalı? İnsanların sürekli olarak evliliğin, babalığın, dostluğun peşinde olmalarını böyle açıklayabiliriz. Çünkü bu ilişkiler mutluluğu sağlayabilir. Ama bir başkasıyla ilişki kurmanın yalnızlıktan neden daha iyi olduğu anlaşılmaz bir şeydir. Belki de bir hayaldir bu; çünkü insan, çoğu zaman, tek başına da pekala mutlu olabilir. İnsanın arada bir oturup iki kadeh atacağı bir içki arkadaşı olması, başkalarında aradığımız şey bizde olduğu sürece hiç de kötü bir şey değildir. İşin anlaşılmayan yanı, neden kendi başımıza içip düşüncelere dalamayışımız, kendimizi neden ancak başkalarının aracılığıyla bulabilişimizdir."

Cesare Pavese - (Yaşama Uğraşı / 4 Mayıs 1939)


Luxembourg, 1952, by Herbert Tobias




30 Temmuz 2013 Salı

Cesare Pavese - (Il mestiere di vivere)

"In fondo, il piacere di chiavare non supera quello di mangiare. Se il mangiare fosse impedito come l'altro, sarebbe nata tutta un'ideologia, una passione del mangiare, con norme cavalleresche. Quell'estasi che dicono - il vedere, il sognare quando chiavi - non è nulla di più che il piacere di addentare una nespola o un grappolo d'uva. Se ne può fare a meno."

Cesare Pavese - (Il mestiere di vivere / 5 Dicembre 1949)





"Düzüşmenin verdiği tat, yemek yemenin verdiği tattan daha çok değildir. Düzüşme konusunda olduğu gibi, yemek yeme konusunda da yasaklar olsaydı, bütün bir ideoloji, şövalyelik töreleri olan bir yemek yeme tutkusu ortaya çıkardı. Sözünü ettikleri esriklik -düzüşme anındaki görme, düş görme- bir muşmulayı, bağdan yeni koparılmış buğulu bir üzüm tanesini dişlemenin verdiği tattan daha üstün bir şey değildir. Bunsuz da edebilir insan."

Cesare Pavese - (Yaşama Uğraşı / 5 Aralık 1949)


Unknown photographer

William Shakespeare - (Romeo and Juliet)

"And, lips, O you / The doors of breath, seal with a righteous kiss / A dateless bargain to engrossing death!" William Shakespeare - (Romeo and Juliet)





"Ah, dudaklar / pek çok öpücüğe açılan kapılar / ve ölümü erteleyen bir anlaşma gibiler." William Shakespeare - (Romeo ve Juliet)


Marie N 1, by Jan Saudek, 1974


29 Temmuz 2013 Pazartesi

Pier Paolo Pasolini - (Se sai che sono un non credente...)

"Se sai che sono un non credente, allora mi conosci meglio di quanto io conosca me stesso. Posso anche essere un non credente, ma sono un non credente che ha nostalgia di una fede." Pier Paolo Pasolini





"If you know that I am an unbeliever, then you know me better than I do myself. I may be an unbeliever, but I am an unbeliever who has a nostalgia for a belief." Pier Paolo Pasolini





"Si usted sabe que yo soy un incrédulo, y luego me conoces mejor que yo a mí mismo. Puedo ser un no creyente, pero soy un creyente que tiene la nostalgia de una creencia." Pier Paolo Pasolini





"Eğer benim bir inançsız olduğumu biliyorsan, beni benden daha iyi tanıyorsun demektir. Bir inançsız olabilirim, fakat bir inanca özlem duyan bir inançsızım ben." Pier Paolo Pasolini


Pier Paolo Pasolini

Cesare Pavese - (Il mestiere di vivere)

"Il sesso, l’alcool, il sangue. I tre momenti dionisiaci della vita umana: non si sfugge, o l’uno o l’altro."

Cesare Pavese - (Il mestiere di vivere)





"Cinsel tutku, kan ve alkol. İnsan hayatının Dionysossu üç an'ı. Bunların birinden ya da öbüründen kurtulabilen hiç kimse yoktur."

Cesare Pavese - (Yaşama Uğraşı)


Lovers 10, by Adrian Adrian (Italian photographer)

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Forugh Farrokhzad / Green Delusion

GREEN DELUSION

I cried all day in the mirror.
Spring
Had entrusted my window to the trees' green delusion.
My body would not fit n the cocoon of my loneliness.
And the odor of my paper crown had polluted the air
Of that sunless realm.

I couldn't anymore, I just couldn't:
Street sounds, the sound of birds,
The sound of felt balls being lost,
And the fleeting clamor of children,
And the dance of balloons
Bobbing upward at he end of their string stems
Like soap bubbles.
And the wind, wind which seemed
To be breathing in the depths
Of the deepest dark moments of lovemaking,
Were exerting pressure
On the ramparts of the silent fortress of my confidence
And through old cracks in the walls were calling my heart by name.

All day my gaze was fixed
On my life's eyes,
At those two anxious fearful eyes which avoided my stare
And sought refuge in their lids' safe seclusion like liars.

Which peak, which summit?
Do not all of these winding roads
Reach the point of convergence and termination
In that cold sucking mouth?

O simple words of deception and renunciation of bodies and desires,
What did you give me?
If I stuck a flower in my own hair,
Would it not be more alluring
Than this fraud, than this paper crown?

How the spirit of the desert got me
And the moon's magic led me from the flock's faith!
How the incompleteness of my heart grew large
And no half completed this half!
How I stood and saw
The ground beneath my two feet vanish,
And no warmth of my mate's body
Fulfill the futile anticipation of my body!

Which peak, which summit?
Give me refuge, O apprehensive lights,
O bright doubting houses
On whose sunny roofs sway
Clothes laundered in the embrace of scented smoke.

Give me refuge, O simple whole women
Whose slender fingertips
Trace
The exhilarating movement of a fetus beneath the skin
And in whose opened blouses
The air always mingles with the smell of fresh milk.

Which peak, which summit?
Give me refuge, O hearthsful of fire-O good luck horeshoes.
And O song of copper pots in the blackened kitchen,
And O somber humming of the sewing machine,
And O day-and-night struggle between carpets and brooms.
Give me refuge, O insatiable loves,
Whose painful desire for immortality
Adorns your bed of conquests
With magical water and drops of fresh blood.

All day, all day,
Forsaken, forsaken like a corpse on water,
I floated towards the most terrifying rocks,
Toward the deepest sea caves.
And the most carnivorous of fish
And the thin vertebrae of my back
twinged with pain at sending death.

I couldn't any longer, I just couldn't.
The sound of my feet arose from the denial of the road,
And my despair had become vaster than my spirit's capacity to endure.
And that spring season and that green-colored delusion
Passing by the window said to my heart:
"Look,
You never progressed,
Yours has been a descent."

Forugh Farrokhzad

Iranian Culture "A Persianist View", Page 162, Michael Hillmann





LA VERDE ILLUSIONE

Per tutto il giorno piangevo nello specchio,
la primavera aveva ceduto la mia finestra
alla verde illusione degli alberi.
Troppo grande il mio corpo per entrare
nel calice della mia solitudine,
mentre l’odore della mia corona di carta
macchiava l’aria di quelle terre senza sole.
Non potevo, non potevo più,
le voci nel vicolo, il canto degli uccelli,
il rumore di una palla di pezza che si perde,
e il vociare in fuga dei bambini,
la danza degli aquiloni
che come bolle di schiuma dai loro fili
salivano su fino al margine dei rami,
e il vento,
un vento che pareva respirare
dalle profondità più infossate nelle ore nere dell’abbraccio,
tutto questo
mi stringeva alle pareti del castello spento della fiducia,
e dalle fessure antiche chiamava il mio cuore
con il suo vero nome.

Per tutto il giorno il mio sguardo
a fissare gli occhi della mia vita,
quei due occhi confusi dallo spavento,
in fuga dal mio sguardo fisso. Come bugiardi,
a cercare rifugio nella clausura sicura
delle mie palpebre.
Ma quale cima, quale vetta?
Ma allora, forse, tutti questi sentieri tortuosi
in quella bocca nutrita dal freddo
non giungono all’ultimo crocevia dell’incontro?
Cosa mi avete donato, voi, parole fatte per incantare i semplici
e gli ingenui,
voi, che mortificate le membra e i desideri,
e se avessi infilato io un fiore tra i miei capelli
al posto di questa pantomima,
questa corona di carta che mi marcisce sulla testa,
forse quel fiore, non sarebbe stato più incantevole?

Ma come mi ha conquistato l’anima del deserto,
e la magia della luna
che mi ha portato lontano da una fede struggente!
Quanto enorme si è fatta la parte incompleta del mio cuore,
quando nessun’altra metà è arrivata ad unirsi a questo pezzo.
Ma come ho fatto a fermarmi e a guardare
come la terra sotto i miei piedi sprofonda
e il calore del corpo di chi voglio
non procede verso la vuota attesa del mio corpo?

Ma quale cima, quale vetta?
Proteggetemi, voi, lampade turbate,
o case illuminate e incredule,
là, dove sui vostri tetti presi dal sole
i panni appena lavati risplendono nell’abbraccio
di vapori profumati.
Proteggetemi, voi, donne semplici, piene, totali,
che con le vostre dita sottili
seguite il movimento piacevole
di un feto sotto pelle,
e dalla fessura dei vostri colli di continuo
l’aria si mescola al profumo di un latte fresco.

Ma quale cima, quale vetta?
Proteggetemi, voi, focolari infiammati,
fortunati ferri di cavallo,
e la canzone delle pentole di rame
nel sortilegio della cucina,
melodia della ruota per filare la lana,
scope e tappeti, voi, che vi stringete da mattina a sera,
proteggetemi, voi, amori avidi
che l’eterno desiderio doloroso con un magico seme
e con una goccia di sangue fresco
decora il letto delle vostre conquiste.

E per tutto il giorno, tutto il giorno
liberata, come un cadavere a pelo d’acqua
mi avvicinavo allo scoglio più spaventoso,
verso il più profondo antro del mare,
tra le bestie più feroci,
e nel sentire la morte
fiammeggiavano le vertebre sottili della mia schiena.
La voce dei miei passi si levava dalla sfiducia nel sentiero,
e si allargava il mio gelsomino per la dismisura paziente dell’anima.
E quella primavera, quella verdeggiante illusione di speranza
che volteggiava sul lago
- guarda - mi disse,
- come non vai mai avanti,
tu, sei sprofondata. -

Forugh Farrokhzad





YEŞİL DÜŞ

Bütün gün ağladım aynada
Penceremi ağaçların yeşil düşüne
Açmıştı bahar
Gövdem sığmıyordu yalnızlığın kozasına ve
Kokusu kâğıtlardan örülmüş tacımın
Kaplamıştı gökyüzünü baştan başa
O güneşsiz ülkenin

Yapamıyordum artık yapamıyordum
Sokağın sesi bastırıyordu birden ve kuşların sesi
Kayboluşunun sesi paltoluk çocuk kumaşı toplarının
Şamatası çocukların
İplerin ucunda yükselen
Uçurtmaların dansı
Sabun köpükleri gibi
Ve rüzgâr
Sevişmenin en derin ve karanlık anında esmeye başlayan rüzgâr
Zorluyordu
Surlarını güvenimin sessiz kalesinin
Kendi adıyla çağırıyordu yüreğimi çok eski çatlaklardan sızarak

Bütün gün gözlerimi diktim
Gözlerine yaşamın
O korkak ve kaygılı gözlere
Bakışımdan kaçan
Ve yalancılar gibi gizleniveren
Gözkapaklarının tehlikesiz sığınağına

Hangi tepe hangi doruk?
Tümü dolambaçlı yolların
Bir kavuşma noktası ve son
Bulmuyorlar mı o soğuk ve yok edici ağızda?
Ve ne derdiniz bana ey yalın ve aldatıcı sözcükler?
Ne verdiniz tenin ve isteğin kaçışından başka?
Daha da yalancı olmaz mıydı
Başıma koyduğum ve kokular saçan
Kâğıttan yapılmış taçtan daha yalancı
Saçlarıma iliştirdiğim bir çiçek?

Nasıl da tutuldum çölün ruhuna
Ve uzaklaştırdı beni ayın büyüsü sürünün inançlarından
Nasıl büyüdü yüreğimin yarım kalmışlığı
Tamamlayamadı bir türlü hiç olan yarım öbür yarımı
Durdum nasıl ve gördüm kayıyor
Ayaklarımın altındaki toprak
Ve geçmiyor tenimin bomboş bekleyişine
Sıcaklığı tenimin

Hangi tepe hangi doruk?
Koruyun beni ey kaygılı ışıklar
Aydınlık evler
Çamaşırların ıtırlı tütsülerle güneşli çatılarında salındığı
Koruyun beni ey olgun ve saf kadınlar
Parmakları çocuğun zevkten çıldırtıcı kıpırtılarını izleyen tenleri üstünde
Göğüslerinden süt kokusuyla karışık taze esintiler gelen

Hangi tepe hangi doruk?
Beni koruyun ey ateş dolu ocaklar, uğur boncukları
Karanlık mutfaklardaki türküsü bakır kapların
Yüreği biraz sıkkın mırıltısı dikiş makinalarının
Kavgası sürüp giden süpürgelerle halıların
Koruyun beni ey tutkulu aşklar
Yatağımızı üremenin acı isteği
Cadı suları ve kan damlalarıyla donatıyor

Bütün bir gün boyu bütün bir gün
Terk edilmiş terk edilmiş bir ceset gibi su yüzünde
İlerledim ürkütücü kayalıklara
En derin deniz mağaralarına ve
En etobur balıklara
Durmadan gerildi sırtımın incecik omurgası
Bir ölüm duygusuyla

Yapamıyordum artık yapamıyordum
Yadsıyarak yükseliyordu yoldan ayak seslerim
Daha büyüktü umutsuzluğum sabırdan
Ve geçiyordu bahar o yemyeşil düş
Penceremden
Sesleniyordu yüreğime:
"Bak
Hiçbir zaman ilerlemedin
Battın sen!"

Füruğ Ferruhzad

Çeviri: Onat Kutlar - Celal Hosrovşahi


Victoria regia, photogravure, 1899, by Baron Adolph de Meyer

Jorge Luis Borges - (Soy)

SOY

Soy el que sabe que no es menos vano
que el vano observador que en el espejo
de silencio y cristal sigue el reflejo
o el cuerpo (da lo mismo) del hermano.

Soy, tácitos amigos, el que sabe
que no hay otra venganza que el olvido
ni otro perdón. Un dios ha concedido
al odio humano esta curiosa llave.

Soy el que pese a tan ilustres modos
de errar, no ha descifrado el laberinto
singular y plural, arduo y distinto,

del tiempo, que es uno y es de todos.
Soy el que es nadie, el que no fue una espada
en la guerra. Soy eco, olvido, nada.

Jorge Luis Borges - (La rosa profunda - 1975)





I AM

I am the one who knows that I am no less vain
than the vain observer who stares at their mirror
of silence and crystal and follows their reflection
Or the body (it’s all the same) of his brother.

I am, tactical friends, the one who knows
That there is no other revenge than forgetting
and no other forgiveness. A god has given
human’s hatred this curious key.

I am the one who weighs such illustrious ways
of erring, The labyrinth has not deciphered between
the singlar and the plural, the different and the difficult.

At the same time, who is one and is for all
I am no one. The one who was not a sword
for the war. I am an echo, forgotten, nothing.

Jorge Luis Borges





SONO

Sono chi sa di essere non meno vano
del vano osservatore che nel muto
specchio di cristallo mima il riflesso
o il corpo (fa lo stesso) del fratello.
Sono, taciti amici, chi ha imparato
che altra vendetta non c’è che l’oblio
o altro perdono. Un dio volle accordare
all’odio umano questa strana chiave.
Sono, malgrado così illustri errori,
chi non ha decifrato il labirinto
singolare e plurale, arduo e diverso
del tempo, che è di tutti e di ciascuno.
Sono nessuno, non fui mai una spada
nella guerra. Sono eco, oblio, nulla.

Jorge Luis Borges





OYUM BEN

Ben kardeşinin imgesini ya da gölgesini
(ikisi de aynı şey) sessizliğin ya da kadehinin
aynasında izleyen o boşyüce gözlemciden
daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim.
Ben, benim suskun dostlarım, salt unutuştan
Başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını
bilen kişiyim. Bir tanrı bu garip
Çözümü sunmuş her türlü insan kinine.
Bunca gezip dolaşmama karşın, tekil çoğul,
Yorucu, garip, kendimin ve başkasının
zamanının labirentini bir türlü çözemedim.
Hiç kimse değilim ben. Kimseye kılıç çekmedim
savaşta. Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.

Jorge Luis Borges

Çeviri: Cevat Çapan


Jorge Luis Borges, Selinunte, Sicily, 1984, by Ferdinando Scianna




Jorge Luis Borges - (17 Haiku)

Ésta es la mano

que alguna vez tocaba

tu cabellera.

Jorge Luis Borges - (17 Haiku)





This is the hand

that has touched

your head of hair.

Jorge Luis Borges - (17 Haiku)





Questa è la mano

che tal volta toccava

la tua chioma.

Jorge Luis Borges - (17 Haiku)





Bu eldir

kimi kez dokunan

senin saçlarına.

Jorge Luis Borges - (17 Haiku)


Nude by Günter Rössler

Orhan Veli Kanık - (I can't explain)

I CAN'T EXPLAIN

(Moro romantico)

If I cried, could you hear
My voice in my poems,
Could you touch my tears
With your hands?

Before I fell prey to this grief,
I never knew songs were so enchanting
And words so mild.

I know there's a place
Where you can talk about everything;
I feel I'm close to that place,
Yet I can't explain.

Orhan Veli Kanık or "Orhan Veli" (13 April 1914, Istanbul – 14 November 1950, Istanbul) was a Turkish poet.

http://en.wikipedia.org/wiki/Orhan_Veli_Kanık

Turkish translator by Talat Sait Halman





NO LO PUEDO EXPLICAR

Si lloro, podría escuchar
mi voz en mis poemas,
podría tocar mis lagrimas
con tus manos?

Antes de caer presa de esta pena,
no sabia de canciones tan encantadoras
y de palabras tan delicadas.

Sé que hay un lugar
en donde puedes hablar de cualquier cosa;
siento que estoy cerca de ese lugar,
y aun no puedo explicarlo.

Orhan Veli Kanik or "Orhan Veli" (13 de abril 1914 , Estambul - 14 de noviembre 1950), Estambul. Fue un poeta de Turquia.





ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

Orhan Veli Kanık


Photo by Alex Howitt

26 Temmuz 2013 Cuma

Sei Shonagon - (The Pillow)

"When one has stopped loving somebody, one feels that he has become someone else, even though he is still the same person."

Sei Shonagon - (The Pillow)





"İnsan birini sevmez oldu mu başka biri haline geldiğini zanneder, halbuki hâlâ aynı kişidir."

Sei Şonagon - (Yastıkname)


Could Have Been, by Hengki Lee

25 Temmuz 2013 Perşembe

Charles Bukowski / Women

"Women: I liked the colors of their clothing; the way they walked; the cruelty in some faces; now and then the almost pure beauty in another face, totally and enchantingly female. They had it over us: they planned much better and were better organized. While men were watching professional football or drinking beer or bowling, they, the women, were thinking about us, concentrating, studying, deciding - whether to accept us, discard us, exchange us, kill us or whether simply to leave us. In the end it hardly mattered; no matter what they did, we ended up lonely and insane."

Charles Bukowski - (Women)





"Mujeres: me gustaban los colores de sus ropas, su manera de andar, la crueldad de algunos rostros, de vez en cuando la belleza casi pura de una cara, total y encantadoramente femenina. Estaban por encima de nosotros, planeaban mejor y se organizaban mejor. Mientras los hombres veían el fútbol o bebían cerveza o jugaban a los bolos, ellas, las mujeres, pensaban en nosotros, concentrándose, estudiando, decidiendo, si aceptarnos, descartarnos, cambiarnos, matarnos o simplemente abandonarnos. Al final no importaba, hicieran lo que hicieran, acabábamos locos y solos."


Charles Bukowski – (Mujeres)





"Kadınlar: giysilerinin rengi, konuşma tarzları, bazılarının yüzündeki acımasızlık ifadesi, ya da saf, neredeyse büyüleyici kadınsı güzellik daima etkilemiştir beni. Bizden üstünlükleri vardır: herşeyi çok daha iyi planlarlar ve organize ederler. Erkekler bir futbol maçı izler, bira içer, ya da bovling oynarken, kadınlar bizi düşünüyorlar, bizi kabul edip etmeme, atıp atmama, öldürüp öldürmeme, ya da sadece terkedip etmeme konusunda enine boyuna düşünüp karar veriyorlardır. Sonu pek önemli değil; ne yaparlarsa yapsınlar sonunda biz yalnız kalıp kafayı yiyoruz."

Charles Bukowski - (Kadınlar)


Photo by Marc Lagrange



Yevgeny Zamyatin / We

"Remember the scene: a blue hill, a cross, a crowd. Some are up on top, bespattered with blood, nailing the body to the cross; others are below, bespattered with tears, looking on. Does it not strike you that those above are playing the most difficult, the most important role of all? If it weren’t for them, would this magnificent tragedy ever have been mounted? They were hissed by the vulgar crowd, but this very fact should earn them even more munificent rewards from God, the author of the tragedy. And this same Christian, all-merciful God—the one who slowly roasts in the fires of Hell all those who rebel against him—is he not to be called executioner? And those whom the Christians burned at the stake, are they fewer in number than the Christians who were burnt? But, all of this notwithstanding, you see, this is still the God who has been worshipped for centuries as the God of love. Absurd? No, on the contrary. It is the patent, signed in blood, of man’s indelible good sense. Even then, in his savage, shaggy state, he understood: A true algebraic love of mankind will inevitably be inhuman, and the inevitable sign of the truth is its cruelty. Just as the inevitable sign of fire is that it burns. Can you show me a fire that does not burn?"

Yevgeny Zamyatin - (We)

Translated by Clarence Brown





"Se lo diré: una colina azulada una cruz y delante una multitud. ¿Se acuerda? Las víctimas salpicadas de sangre gimen por el cuerpo clavado en la cruz, los otros, anegados en lágrimas, lo contemplan. ¿No cree también que el papel de los superiores es el más difícil e importante? Pues sin ellos, ¿cómo habría podido consumarse la solemne tragedia? Fueron repudiados por la multitud oscura y anónima y, por esta razón el autor de la tragedia, es decir, aquel dios, había de premiarlos tanto más por ello. El piadoso dios de los cristianos, que hace quemar a todos los herejes en las llamas del infierno, ¿acaso no es un verdugo?

No cree que el número de los cristianos que han sido quemados en la hoguera es mucho más reducido que el de los cristianos que se queman en el infierno? Y sin embargo, escúcheme bien, y, sin embargo, ¿no se ha ensalzado a este dios, el amor de este gran dios durante siglos?

Pero aquí en el Estado único no, al contrario, aquí se trata del testimonio trazado con la sangre del inestimable raciocinio del hombre. Incluso antes, durante el cristianismo, siendo todavía salvaje, el hombre ya comprendía que el verdadero amor al prójimo es inhumano y la mayor característica de la verdad es su crueldad. Así como la característica del fuego es la circunstancia de que queme. ¿Puede mencionarme un fuego que no queme?"

Yevgueni Zamiatin - (Nosotros)

Traducción de Juan Benusiglio





"Anımsa: Mavi şafakta bir dağ, bir haç ve bir kalabalık. Yukarıda, üstü başı kan içinde bazı adamlar birini haça çiviliyorlar; diğerleri de haçın ayakları dibinde gözyaşlarına boğulmuş ona bakıyorlar. Bu yukarıdakilerin rolü sana çok daha zor ve önemli gibi gelmiyor mu? Eğer onlar bu rolü üstlenmeseydi bu muhteşem trajedi sahnelenir miydi? Ayaktakımı tarafından ıslıklandılar. Ama bu trajedinin yazarı -yani Tanrı- onları cömertçe ödüllendirmek durumundaydı. Hıristiyanların çok merhametli Tanrısına ne oldu? Kim asileri cehennemin usul usul yanan ateşinde kömüre çeviriyor? O da bir yok edici değil mi? Ya da autos-da-fe* ve şenlik ateşlerini ele al. Gerçekten de, Hıristiyanların yaktıklarının sayısı yanan Hıristiyanlardan daha mı azdı? Ve yine de -bunu anlamalısın- bu Tanrı, yüzyıllar boyunca Sevgi Tanrısı olarak taçlandırıldı. Saçma mı? Hayır! Tam tersine, insanoğlunun yanılmaz sağduyusunun kanla yazılışıdır bu. O daha kıllı bir yabaniyken, insanlığın hakiki, cebirsel sevgisinin hiç de insani olmadığını kavradı. Hakikatin şaşmaz gösterisi zorbalıktı. Ateşin şaşmaz gösterisi de ateşin ateşle yakılışıdır. Bana yanmayan bir ateş gösterebilir misin?"

Yevgeni Zamyatin - (Biz)

autos-da-fe* : Engizisyon tarafından verilen yakılma cezasının toplum önünde infazı.


Jesus Christ drawing

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Chris Cleave - (Little Bee)

"I ask you right here please to agree with me that a scar is never ugly. That is what the scar makers want us to think. But you and I, we must make an agreement to defy them. We must see all scars as beauty. Okay? This will be our secret. Because take it from me, a scar does not form on the dying. A scar means, I survived." 

Chris Cleave - (Little Bee)





"Bir yara izinin asla çirkin olmadığı konusunda bana katılmanızı rica ediyorum. Yara izini yapanlar bunun aksini düşünmenizi isterler. Ama siz ve ben, onlara kafa tutma konusunda bir anlaşma yapmalıyız. Çünkü, tecrübelerime dayanarak söylüyorum, ölürken yara izi olmaz. Yara izi 'ben kurtuldum' demektir."

Chris Cleave - (Küçük Arı)


Photo by Sebastião Salgado

Paulo Coelho - (Eleven Minutes)

"...it's (pain) a very powerful drug. It's in our daily lives, in our hidden suffering, in the sacrifices we make, blaming love for the destruction of our dreams. Pain is frightening when it shows its real face, but it's seductive when it comes disguised as sacrifice or self denial. Or cowardice. However much we may reject it, we human beings always find a way of being with pain, or flirting with it and making it a part of our lives."

Paulo Coelho - (Eleven Minutes)





"İnsanı kendine müptela eden güçlü bir uyuşturucudur acı. Günlük hayatımızda, gizli ıstırabımızda, dünya nimetlerine sırt çevirmemizde, aşktan oluyor sandığımız hayal kırıklıklarımızda hep o vardır. Acı, gerçek yüzünü gösterdiğinde insanı korkutur; ama kendini feda etme, dünyadan vazgeçme ya da alçaklık süsüne büründüğünde çekicidir. İnsanoğlu onu reddedebilir; ama onunla cilveleşmenin, onu hayatının bir parçası haline getirmenin bir yolunu bulur hep."

Paulo Coelho - (On Bir Dakika)


Photo by Titovich Pavel

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Nichita Stãnescu - (A poem)

A POEM

Tell me, if I caught you one day
and kissed the sole of your foot,
wouldn't you limp a little then,
afraid to crush my kiss?

Nichita Stãnescu (1933-1983) Romanian poet.





UN POEMA

¿Dime, si algún día podré coger y besar la
planta de tu pie...
verdad que tú vas a cojear un poco, después,
con el temor de no aplastar mi beso?

Nichita Stãnescu (1933-1983) Rumano poeta.





UNA POESIA

Dimmi, se ti prendessi un giorno
e ti baciassi la pianta del piede,
non zoppicheresti un poco, dopo tutto,
per paura di schiacciare quel bacio?

Nichita Stãnescu (1933-1983) Romeno poeta.





BİR ŞİİR

De bana, yakalasaydım seni bir gün
ve öpseydim ayağının altını
öpüşümü ezmekten korkarak
az biraz topallamaz mıydın o zaman?

Nichita Stãnescu (1933-1983) Romen şair.

Çeviri: İsmail Haydar Aksoy


Charis Wilson, 1934, by Edward Weston




Ingeborg Bachmann - (Undine's Valediction)

"(...) I will not come again. I will not heed your call -- your invitation to a glass of wine, a vacation, a trip to the theater. (...) yes, only you and yes, I do. I do. All these words will no longer be spoken, and I'll tell you why: because you know the questions, and all of them begin with "why". My life is void of such uncertainties. I love the water -- its impenetrable transparency, its green hues, its taciturn creations (and I'm about as dumbfounded as they!), my hair under water, immersed in its justice, the mirror of indifference preventing me from seeing you in any other light. Water -- the liquid reef between me, myself and I."

Ingeborg Bachmann - (Undine's Valediction)

Translated by Lilian Friedberg





"(...) Nasıl olsa artık dönmeyeceğim; işaretlerinize aldırmayacak, bir bardak şarap, bir gezi, bir tiyatro gibi davetlerinizi kabul etmeyeceğim. (...) 'Sen' demeyeceğim, 'Evet' demeyeceğim. Bütün bu sözler kalkacak ortadan, nedenini de sanırım söyleyebilirim. Çünkü soruları herhalde bilirsiniz, hepsi “Neden?” diye başlar. Benim hayatımda soru yok. Suyu seviyorum ben, ondaki yoğun saydamlığı, ondaki yeşili seviyorum, sudaki suskun yaratıkları (ben de çok geçmeden onlar gibi susacağım), bu yaratıklar altında kalan saçlarımı, ondaki, o hak gözeten sudaki, sizi başka türlü görmemi önleyen o umarsız aynadaki saçlarımı seviyorum. Kendim ile kendim arasındaki o ıslak sınırı."

Ingeborg Bachmann - (Undine gidiyor)

Çeviri: Kâmuran Şipal


Lady in the Water, 1947, by Toni Frissell




21 Temmuz 2013 Pazar

Pablo Neruda / El Alfarero

EL ALFARERO

Todo tu cuerpo tiene
copa o dulzura destinada a mí

Cuando subo la mano
encuentro en cada sitio una paloma
que me buscaba, como
si te hubieran, amor, hecho de arcilla
para mis propias manos de alfarero.

Tus rodillas, tus senos,
tu cintura
faltan en mí como en el hueco
de una tierra sedienta
de la que desprendieron
una forma,
y juntos
somos completos como un solo río,
como una sola arena.

Pablo Neruda - (Los versos del capitán, 1952)





THE POTTER

Your whole body has
a fullness or a gentleness destined for me.

When I move my hand up
I find in each place a dove
that was seeking me, as
if they had, love, made you of clay
for my own potter's hands.

Your knees, your breasts,
your waist
are missing parts of me like the hollow
of a thirsty earth
from which they broke off
a form,
and together
we are complete like a single river,
like a single grain of sand.

Pablo Neruda - (The Captain's Verses, 1952)





IL VASAIO

Tutto il tuo corpo ha
coppa o dolcezza destinata a me.

Quando ascendo la mano
trovo in ogni luogo lo colomba
che mi cercava, come
se ti avessero, amore, fatta d'argilla
per le mie mani di vasaio.

Le tue ginocchia, i tuoi seni,
la tua cintura
mancano in me come nel vuoto
di una terra assetata
da cui staccarono
una forma,
e uniti,
siamo completi come un solo fiume,
come una sola arena.

Pablo Neruda - (I Versi Del Capitano, 1952)





LE POTIER

Ton corps entier possède
la coupe ou la douceur qui me sont destinées.

Quand je lève la main
je trouve en chaque endroit une colombe
qui me cherchait
comme si, mon amour, d’argile on t’avait faite
pour mes mains de potier.

Tes genoux, tes seins
et tes hanches
me manquent comme au creux
d’une terre assoiffée
d’où l’on a détaché
une forme,
et ensemble
nous sommes un tout comme l’est un fleuve
ou comme le sable.

Pablo Neruda - (Les Vers du Capitaine, 1952)





ÇÖMLEKÇİ

Benim için belirlenmiş bir kadehin
ya da bir şirinliğin sahibidir bütün bedenin.

Kaldırdığımda elimi yukarı,
karşılaşırım beni aramış olan bir güvercinle
her yerde, sanki onlar
ey sevgilim, yaratmışlar seni balçıktan
bu benim çömlekçi ellerim için.

Dizlerin, memelerin,
belin,
eksiktir bende susamış bir toprağın
yarığındaymış gibi,
oradan bir biçim
çözüldü,
ve birlikte
biriz biz, tek bir ırmak gibi,
tek bir kum tanesi gibi.

Pablo Neruda - ("Kaptanın Dizeleri"nden, 1952)

Çeviri: İsmail Haydar Aksoy


Alessia Marcuzzi, GQ, Sardinia, 2000, by Fabrizio Ferri












Henry Miller - (Tropic of Cancer)

"She used to say to me, Mona, in her fits of exaltation, "you’re a great human being," and though she left me here to perish, though she put beneath my feet a great howling pit of emptiness, the words that lie at the bottom of my soul leap forth and they light the shadows below me. I am one who was lost in the crowd, whom the fizzing lights made dizzy, a zero who saw everything about him reduced to mockery. Passed me men and women ignited with sulfur, porters in calcium livery opening the jaws of hell, fame walking on crutches, dwindled by the skyscrapers, chewed to a frazzle by the spiked mouth of the machines. I walked between the tall buildings toward the cool of the river and I saw the lights shoot up between the ribs of the skeletons like rockets. If I was truly a great human being, as she said, then what was the meaning of this slavering idiocy about me? I was a man with body and soul, I had a heart that was not protected by a steel vault. I had moments of ecstasy and I sang with burning sparks. I sang of the Equator, her red-feathered legs and the islands dropping out of sight. But nobody heard. A gun fired across the Pacific falls into space because the earth is round and pigeons fly upside down. I saw her looking at me across the table with eyes turned to grief; sorrow spreading inward flattened its nose against her spine; the marrow churned to pity had turned liquid. She was light as a corpse that floats in the Dead Sea. Her fingers bled with anguish and the blood turned to drool. With the wet dawn came the tolling of bells and along the fibers of my nerves the bells played ceaselessly and their tongues pounded in my heart and clanged with iron malice. Strange that the bells should toll so, but stranger still the body bursting, this woman turned to night and her maggot words gnawing through the mattress. I moved along under the Equator, heard the hideous laughter of the green-jawed hyena, saw the jackal with silken tail and the dick-dick and the spotted leopard, all left behind in the Garden of Eden. And then her sorrow widened, like the bow of a dreadnought and the weight of her sinking flooded my ears. Slime wash and sapphires slipping, sluicing through the gay neurons, and the spectrum spliced and the gunwales dipping. Soft as lion-pad I heard the gun carriages turn, saw them vomit and drool: the firmament sagged and all the stars turned black. Black ocean bleeding and the brooding stars breeding chunks of fresh-swollen flesh while overhead the birds wheeled and out of the hallucinated sky fell the balance with mortar and pestle and the bandaged eyes of justice. All that is here related moves with imaginary feet along the parallels of dead orbs; all that is seen with the empty sockets bursts like flowering grass. Out of nothingness arises the sign of infinity; beneath the ever-rising spirals slowly sinks the gaping hole. The land and the water make numbers joined, a poem written with flesh and stronger than steel or granite. Through endless night the earth whirls toward a creation unknown..."

Henry Miller - (Tropic of Cancer / 1934)





"Mona heyecan krizlerinden birine girdiğinde "Sen harikulade bir insansın." derdi bana ve her ne kadar Mona beni burada ölüme terk edip ayağımın altına feryat eden büyük bir boşluk çukuru yerleştirdiyse de, ruhumun derinliğinde yatan sözcükler ileri atılıp altımdaki gölgeleri aydınlatıyor. Kalabalıkta kaybolmuş biriyim, vızıltılı ışıklardan midesi bulanan, çevresindeki her şeyin maskaralığa indirgendiğini gören bir sıfır. Sülfürle tutuşmuş kadınlar ve erkekler geçti yanımdan, cehennemin çenesini açan kalsiyum üniformalı hamallar ve şöhret koltuk değnekleriyle; gökdelenlerin altında küçülmüş, makinenin sivri demirli ağzı tarafından çiğnenip fırlatılmış. Uzun binaların arasından nehrin serinliğine doğru yürüdüm ve ışığın roket gibi fırladığını gördüm iskeletlerin kaburga kemiklerinin arasından. Gerçekten harikulade biriysem dediği gibi, üzerimdeki bu salya sümük aptallık da neyin nesi? Bedeni ve ruhu olan bir insanım ben de, çelik kasayla korunmayan bir yüreğim var. Coşkulu anlarım oldu, yakıcı kıvılcımlarla şarkılar söyledim. Ekvatora dair şarkılar, kırmızı tüylü bacaklarına ve solup kaybolan adalarına dair. Kimse duymadı ama. Pasifik'in bir yanından sıkılan mermi uzaya düşer; çünkü dünya yuvarlaktır ve serçeler başaşağı uçarlar. Bana masanın karşı tarafından kedere dönüşmüş gözlerle baktığını gördüm; içine doğru yayılan hüzün bel kemiğine dayamıştı burnunu; merhamet çalkanışı sıvıya dönüştürmüştü iliğini. Ölü Deniz'de yüzen bir ceset kadar hafifti. Parmakları acıdan kanıyor, kan salyaya dönüşüyordu. Islak şafakla birlikte çanlar çalmaya başladı, sinirlerimin telleri üzerinde aralıksız tınlayan çan sesleri; dilleri yüreğimde gümbür gümbür atıp demirden bir muziplikle tangırdadılar. Tuhaf böyle çalması çanların; ama daha da tuhaf olan patlamak üzere olan beden; sevda sözcükleri şilteyi kemiren, geceye dönüşmüş şu kadın. Yürüyordum ekvator boyunca, yeşil çeneli sırtlanın iğrenç kahkahasını duydum, ipek kuyruklu çakalı ve benekli leoparı gördüm; Cennet Bahçesi'nde unutulmuşlardı hepsi. Sonra Mona'nın hüznü zırhlı bir geminin baş tarafı gibi genişledi, batışının ağırlığı taştı kulaklarımdan. Çamur suyu, seken safirler çalkalanıyor parlak neonların arasında; tayf eklenmiş ve borda tirizi batmakta. Aslan pençesi kadar yumuşak duydum top kundağının dönüşünü, kusmuklarının ağızlarından döküldüğünü duydum; gökkubbe çöktü, yıldızlar karardı. Kara okyanus kanıyor, derin düşüncelere dalmış yıldızlar henüz yutulmuş et parçaları soluyorlar başlarının üzerinde kuşlar dönerken; harç, havan tokmağı ve adaletin sargılanmış gözleriyle birlikte, terazi düşüyor sanrılanmış gökyüzünden. İlintili olan her şey sanal ayaklarla ölü bir yörüngenin enlemleri üzerinde yürüyor; boş oyuklardan görülen her şey çiçeklenen çim gibi patlıyor. Sonsuzluğun simgesi hiçlikten türer; durmaksızın yükselen sarmalların altında boş delik iner yavaşça aşağı. Toprak ve su rakamları ekler, kanla yazılmış çelikten ve granitten sert bir şiir. Sonsuz geceler boyunca bilinmeyen bir evrene doğru döner dünya..."

Henry Miller - (Yengeç Dönencesi / 1934)


Électricité, 1931, by Man Ray

Marquis de Sade / La Philosophie dans le boudoir

"Si la nature eût voulu que nous cachassions quelques parties de nos corps, elle eût pris ce soin elle-même; mais elle nous a créés nus; donc elle veut que nous allions nus, et tout procédé contraire outrage absolument ses lois."

Marquis de Sade - (La Philosophie dans le boudoir / 1795)





"Had Nature desired some part of our body to be hidden, she would have seen to the matter herself; but she created us naked; hence, she wishes that we go naked, and all contrary prastice thoroughly outrages her laws."

Marquis de Sade - (Philosophy in the Bedroom / 1795)

Translated by Richard Seaver and Austryn Wainhouse





"Si la naturaleza tuviese prejuicios hubiese querido que nos ocultásemos algunas partes del cuerpo, ella habría tomado las debidas precauciones, pero nos creó desnudos; por consiguiente, quiere que andemos desnudos, y , si hacemos lo contrario, ultrajamos sus leyes."

Marqués de Sade - (Filosofía en el tocador / 1795)





"Eğer doğa vücutlarımızın herhangi bir bölümünü saklamamızı istemiş olsaydı bu önlemi kendisi alırdı; ama o bizi çıplak yarattı; dolayısıyla çıplak olmamızı istiyor, çıplaklığa karşı her davranış doğanın yasalarını kesin olarak ihlal eder."

Marquis de Sade - (Yatak Odasında Felsefe / 1795)

Çevirmen: Kerim Sadi (Ayrıntı Yayınları)


Vibrations by Nacho Kamenov



Erich Fromm

"Love is the only sane and satisfactory answer to the problem of human existence." Erich Fromm




"Aşk, yalnızca insanın varoluş sorununa makûl ve yeterli bir yanıttır." Erich Fromm


Les Amoureux (The Lovers), Paris, 1946, by Jean-Philippe Charbonnier

Paul Éluard - (Les Yeux Fertiles)

LES YEUX FERTILES

On ne peut me connaître
Mieux que tu me connais

Tes yeux dans lesquels nous dormons
Tous les deux
Ont fait à mes lumières d'homme
Un sort meilleur qu'aux nuits du monde

Tes yeux dans lesquels je voyage
Ont donné aux gestes des routes
Un sens détaché de la terre

Dans tes yeux ceux qui nous révèlent
Notre solitude infinie
Ne sont plus ce qu'ils croyaient être

On ne peut te connaître
Mieux que je te connais.

Paul Éluard





FERTILE EYES

No one can know me more
More than you know me

Your eyes in which we sleep
The two of them
Have cast a spell on my male orbs
Greater than worldly nights

Your eyes where I voyage
Have given the road-signs
Directions detached from the earth

In your eyes those that show us
Our infinite solitude
Is no more than they think exists

No one can know me more
More than you know me.

Paul Éluard

Translated by A. S. Kline





NADIE ME PUEDE CONOCER

Nadie me puede conocer
como tú me conoces

Tus ojos donde juntos
los dos dormimos
hallaron a mi claridad de hombre
un destino mejor que a las noches del mundo

Tus ojos donde viajo
le otorgaron a los gestos de los caminos
un sentido distinto de la tierra

En tus ojos aquellos que nos muestran
nuestra infinita soledad
ya no son más lo que creían

Nadie te puede conocer
como yo te conozco.

Paul Éluard





NESSUNO PUÒ CONOSCERMI

Nessuno può conoscermi
Come tu mi conosci

Gli occhi tuoi dove dormiamo
Tutti e due
Alle mie luci d'uomo han dato sorte
Migliore che alle notti della terra

Gli occhi tuoi dove viaggio
Han dato ai gesti delle strade un senso
Separato dal mondo

Negli occhi tuoi coloro che ci svelano
La solitudine nostra infinita
Non sono più quel che credevan essere

Nessuno può conoscerti
Come io ti conosco.

Paul Éluard





HİÇ KİMSE BİLEMEZ BENİ

Hiç kimse bilemez beni
Senin bildiğin kadar

Gözlerin, içinde uyuyup
Koyun koyuna uyandığımız gözlerin,
Ağarttı dünyanın tüm gecelerini
İnsan parıltılarınla senin

Gözlerinden başladı yolculuğum
Dünyalar ötesine anlamlı bir güzellik
İçinde binbir hevesle uçtuğum gözlerin

Gözlerinde yansıtırdı bizi
Bitip tükenmeyen yalnızlığımız
O bakışlar değil ki şimdi gözlerindeki

Hiç kimse bilemez seni
Benim bildiğim kadar

Paul Éluard

Çeviri: Sacide Üçer


Nusch Éluard (couchée à plat ventre sur la plage), 1936-37, by Dora Maar

Gabriel García Márquez - (Memoria de mis putas tristes)

"El sexo es el consuelo que uno tiene cuando no le alcanza el amor." Gabriel García Márquez - (Memoria de mis putas tristes)





"Sex is the consolation you have when you can't have love." Gabriel García Márquez - (Memories of My Melancholy Whores)





"Seks, insanın aşkı bulamadığında elinde kalan bir tesellidir." Gabriel García Márquez - (Benim Hüzünlü Orospularım)


Unknown photographer




Leylâ Erbil

"Franz Kafka'nın baba figürü bende devlet olarak yerini almış olabilir. Kafka'nın babası, oğlunu yaralamıştır.
  
Bizim de ömür boyu karşımıza dikilen, şiddete şehvetle düşkün, sömüren, ürpertici olmaktan yılmayan, barış ve sevecenlikten nasibini almamış tanrı-devlet var. Size işkence etmesine gerek bile yok, kendini seyrettirerek verdiği gözdağı yeterlidir. Milyonlarca insanımız bu uğurda mücadele ederek yaşamış ve ölmüşlerdir ama bir adım ilerleme olmuş mudur?
  
Franz Kafka'nın babası hepimizin babasıdır: Sakatlayan, hadım eden alt edilmek korkusuyla delice geberten baba."

Leylâ Erbil


Leylâ Erbil

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Wislawa Szymborska - (Love at First Sight)

LOVE AT FIRST SIGHT

They're both convinced
that a sudden passion joined them.
Such certainty is more beautiful,
but uncertainty is more beautiful still.

Since they'd never met before, they're sure
that there'd been nothing between them.
But what's the word from the streets, staircases, hallways-
perhaps they've passed by each other a million times?

I want to ask them
if they don't remember-
a moment face to face
in some revolving door?
perhaps a "sorry" muttered in a crowd?
a curt "wrong number"caught in the receiver?
but I know the answer.
No, they don't remember.

They'd be amazed to hear
that Chance has been toying with them
now for years.

Not quite ready yet
to become their Destiny,
it pushed them close, drove them apart,
it barred their path,
stifling a laugh,
and then leaped aside.

There were signs and signals,
even if they couldn't read them yet.
Perhaps three years ago
or just last Tuesday
a certain leaf fluttered
from one shoulder to another?
Something was dropped and then picked up.
Who knows, maybe the ball that vanished
into childhood's thicket?

There were doorknobs and doorbells
where one touch had covered another
beforehand.
Suitcases checked and standing side by side.
One night. perhaps, the same dream,
grown hazy by morning.

Every beginning
is only a sequel, after all,
and the book of events
is always open halfway through.

Wislawa Szymborska

Translated by Stanislaw Baranczak and Clare Cavanagh





COUP DE FOUDRE

Ils sont tous deux convaincus
d’être unis par un sentiment inattendu.
C’est beau, une telle certitude
mais l’incertitude est plus belle encore.

Ils ne se connaissaient pas avant, et ils croient
qu’il ne s’est jamais rien passé entre eux.
Mais qu’en pensent les routes, les marches, les couloirs,
où depuis longtemps ils pouvaient se croiser?

Je voudrais leur demander
s’ils se souviennent -
d’un face à face, un jour
peut-être dans une porte à tambour?
un "excusez-moi" dans la foule?
un "vous avez fait un faux numéro" dans le combiné?
- mais je connais la réponse.
Non, ils ne se souviennent pas.

Ils seraient très surpris d’apprendre
que depuis longtemps déjà
le hasard jouait avec eux.

Pas encore tout à fait prêt
à se changer en destin,
il les rapprochait, les éloignait,
leur coupait la route
et, étouffant un petit rire,
s’écartait d’un bond.

Il y eut des signes, des signaux,
indéchiffrables, mais peu importe.
Il y a trois ans peut-être
ou bien mardi dernier
une feuille morte s’envola
d’une épaule à l’autre?
Quelque chose fut perdu et quelque chose ramassé.
Qui sait, peut-être était-ce la balle
Dans les buissons de l’enfance?

Il y eut des poignées et des clochettes
sur lesquelles avant l’heure
le contact recouvrait le contact.
Valises voisines à la consigne
Une nuit, peut-être, le même rêve,
aussitôt confus au réveil.
Chaque début n’est de fait qu’une suite
et le livre des événements
est toujours ouvert au milieu.

Wislawa Szymborska





AMORE A PRIMA VISTA

Sono entrambi convinti
che un sentimento improvviso li unì.
E' bella una tale certezza
ma l'incertezza è più bella.

Non conoscendosi prima, credono
che non sia mai successo nulla fra loro.
Ma che ne pensano le strade, le scale, i corridoi
dove da tempo potevano incrociarsi?

Vorrei chiedere loro
se non ricordano -
una volta un faccia a faccia
forse in una porta girevole?
uno "scusi" nella ressa?
un "ha sbagliato numero" nella cornetta?
- ma conosco la risposta.
No, non ricordano.

Li stupirebbe molto sapere
che già da parecchio
il caso stava giocando con loro.

Non ancora del tutto pronto
a mutarsi per loro in destino,
li avvicinava, li allontanava,
gli tagliava la strada
e soffocando un risolino
si scansava con un salto.

Vi furono segni, segnali,
che importa se indecifrabili.
Forse tre anni fa
o il martedì scorso
una fogliolina volò via
da una spalla all'altra?
Qualcosa fu perduto e qualcosa raccolto.
Chissà, era forse la palla
tra i cespugli dell'infanzia?

Vi furono maniglie e campanelli
in cui anzitempo
un tocco si posava sopra un tocco.
Valigie accostate nel deposito bagagli.
Una notte, forse, lo stesso sogno,
subito confuso al risveglio.

Ogni inizio infatti
è solo un seguito
e il libro degli eventi
è sempre aperto a metà.

Wislawa Szymborska





EL FLECHAZO

Ambos están convencidos
de que el súbito amor les unió.
Tan firme seguridad es bella,
pero aún más bella es la inseguridad.

Creen que, si antes no se conocían
nada pudo haber existido entre ellos.
¿Qué dirían las calles, las escaleras y los pasillos
donde quizá tantas veces se cruzaron?

Desearía preguntarles
si no lo recuerdan
¿Acaso algún día cada a cara
en una puerta giratoria?,
¿un "disculpe" entre la multitud?,
¿un "se equivoca" al otro lado del teléfono?
Pero sé su respuesta.
No, no lo recuerdan.

Les sorprendería
que el azar llevara tiempo
jugando con ellos.

Aún no por completo listo
para convertirse en destino,
se les acercaba y se iba,
les atajaba el camino
y, ahogando una carcajada,
de un brinco se apartaba.

Hubo signos, presagios
qué importa si ilegibles.
¿Hace unos tres años,
o el pasado martes,
una hojita voló
de un hombro al otro?
Hubo algo perdido y después recuperado.
Quién sabe, ¿no fue la pelota
en los arbustos de la infancia?

Hubo timbres y picaportes
Donde, antes de llegar la hora,
la huella de una mano en otra se imprimió.
Dos maletas juntas en una consigna.
Quizá un mismo sueño, una misma noche,
diluido en brumas por la mañana al despertar.

Porque no hay comienzo
que continuación no sea,
y el libro del acontecer
está siempre siempre abierto por la mitad.

Wislawa Szymborska





İLK BAKIŞTA AŞK

eminler,
ansızın beliriveren bir duygunun onları birleştirdiğinden.
bir güzelliği var bilmenin,
ama belirsizlik daha güzel.

birbirlerini önceden tanımadıklarına göre,
aralarında hiçbir şey geçmediğini sanıyorlar.
ama ne derdi: sokaklar, merdivenler ve koridorlar
kaç zamandır karşılıklı geçmiş olabilecekleri yerler?

onlara sormak isterim,
hatırlamıyor musunuz?
döner kapıda
bir yüz yüze geliş
kalabalıkta duyulan bir "affedersiniz"
telefonda "yanlış numara"
- ama cevaplarını biliyorum.
hayır, hatırlamıyorlar.

çok şaşırırlardı
uzun zamandır
onlarla oynadığına tesadüflerin.

tam hazır değil
onların kaderi olmaya,
kâh birleştirip ayırıp
yollarını kesiyor,
ve yutkunarak kıkırdanmasını
bir kenara kaçıyor.

işaretler vardı, ipuçları,
ne yapalım anlaşılamazdıysalar?
belki üç yıl önceydi
ya da geçtiğimiz salı
bir yaprak uçuşmadı mı
koldan kola?
düşürülüp kaybolan bir şey yerden alındı.
kimbilir belki de bir toptu
çocukluğun sarmaşıklarında?

kapı tokmakları ve ziller vardı,
dokunuşların dediği.
yan yana bavullar bagaj yerinde.
belki de bir gece aynı rüya
uyanırken belirsizleşen.

her başlangıç, eninde sonunda
önce olanların devamı,
ve olayların kitabı
hep ortasından açık.

Wislawa Szymborska

Çeviri: Gündüz Vassaf


American soldier with his english girlfriend in Hyde Park ,London, 1944, by Ralph Morse

Jim Morrison - (The Doors)

"We want the world and we want it now! They got the guns, but we got the numbers."

Jim Morrison - (The Doors)





"Dünyayı istiyoruz ve şimdi istiyoruz! Onların silahları var; ama bizler de çoğunluktayız."

Jim Morrison - (The Doors)


Bottom of William Street one minute before the British First Parachute Regiment opened fire, killing thirteen civilians–an event now known as Bloody Sunday, Derry, Ireland, January 30, 1972. By Gilles Peress

Anna Akhmatova - (Requiem / Epilogue II)

"And let from the bronze and unmoving eyelids,
Like some melting snow flow down the tears,

And let a jail dove coo in somewhat afar
And let the mute ships sail along the Neva."

Anna Akhmatova - (Requiem / Epilogue II)





"Ve hareketsiz, bronz göz kapaklarımdan
Gözyaşı gibi aksın eriyen kar

Ve hapishane güvercini guruldasın uzakta
Ve sessizlik içinde geçsin gemiler Neva 'dan"

Anna Ahmatova - (Ağıt / Epilog II)

Çeviri: Zeynep Günal


Anna Akhmatova

John Berger - (From A to X: A Story in Letters)

"There's such a difference between hope and expectation. At first I believed it was a question of duration, that hope was awaiting something further away. I was wrong. Expectation belongs to the body, whereas hope belongs to the soul. That's the difference. The two converse and excite or console each other but the dream of each one is different. I've learnt something more. The expectation of a body can last as long as any hope. Like mine expecting yours."

John Berger - (From A to X: A Story in Letters)





"Hay tanta diferencia entre la esperanza y la expectativa de algo. Al principio pensaba que era una cuestión de duración, y que la esperanza era el aguardar algo mucho más allá. Pero no. Me equivocaba. La expectativa pertenece al cuerpo, mientras la esperanza pertenece al alma. Ésa es la diferencia. Las dos conversan y se excitan o consuelan una a otra, pero el sueño de una y de otra son diferentes. He aprendido algo más. La expectativa de un cuerpo puede durar tanto como cualquier esperanza. Como mi cuerpo, que espera el tuyo."

John Berger - (From A to X / De A para X)





"Umutla beklenti arasında büyük fark var. İlk başta süreyle ilgili olduğunu düşünmüştüm, umudun daha uzaktaki bir şeyi beklemek olduğunu. Yanılmışım. Beklenti bedene ait, umutsa ruha. Fark bu. İkisi birbiriyle temas ediyor, birbirini tetikliyor ya da yatıştırıyor ama her birinin hayali farklı. Bir şey daha öğrendim. Bir vücudun beklentisi bir umut kadar uzun sürebilir. Seninkini bekleyen benim vücudumun mesela."

John Berger - (A’dan X’e John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar)

Çeviri: Aslı Biçen (Metis Yayınları)


Transparent, unknown photographer

19 Temmuz 2013 Cuma

Gioconda Belli - (La mujer habitada)

"Yo era fuerte y mi intuición, más de una vez, nos salvó de una emboscada. Era dulce y a menudo los guerreros me consultaban sus sentimientos. Tenía un cuerpo capaz de dar vida en nueve lunas y soportar el dolor del parto. Yo podía combatir, ser tan diestra como cualquiera con el arco y la flecha y además, podía cocinar y bailarles en las noches plácidas. Pero ellos no parecían apreciar estas cosas. Me dejaban de lado cuando había que pensar en el futuro o tomar decisiones de vida o muerte. Y todo por aquella hendidura, esa flor palpitante, color de níspero que tenía entre las piernas."

Gioconda Belli - (La mujer habitada)





"I was strong and more than once my institution save me from ambush. I was caring, and often the warriors came to me to talk about their feelings. I had a body capable of bearing life in nine moons and withstanding the pain of birth. I could fight, was as skilled as any with my bow and arrow, and also I could cook and dance for them in the placid nights. But they did not seem to appreciate these things. they left me out when they had to think about the future or make life-and-death decisions. And all because of the cleft, the palpitating flower the color of medlar fruit which I had between my legs."

Gioconda Belli - (The Inhabited Woman)





"Ben güçlüydüm ve sezilerim bir çok defa bizi ani saldırılardan kurtarmıştı. Yaşamı armağan edebilen ve doğum sancısına dayanabilen bir bedenim vardı. Savaşmaktan anlayabiliyordum, onlar için ok ve yayla aynı değeri taşıyordum. Yine de böyle şeyleri pek fazla takdir etmiyor gibiydiler. Gelecek ya da ölüm hakkında karar vermek söz konusu olduğunda beni dikkate almıyorlardı. Ve her şey bacaklarımın arasında taşıdığım çukurluk, bir nispene meyvesinin rengindeki bir çiçek yüzündendi."

Gioconda Belli - (Portakal Ağacında Oturan Kadın)

Çeviri : Şebnem Sunar (Akademi Yayın / Roman Dizisi)


Self-portrait, Sudan, 1991, by Désirée Doiron




18 Temmuz 2013 Perşembe

Georg Trakl - (In ein altes Stammbuch)

IN EIN ALTES STAMMBUCH

Immer wieder kehrst du Melancholie,
O Sanftmut der einsamen Seele.
Zu Ende glüht ein goldener Tag.
 
Demutsvoll beugt sich dem Schmerz der Geduldige
Tönend von Wohllaut und weichem Wahnsinn.
Siehe! es dämmert schon.
 
Wieder kehrt die Nacht und klagt ein Sterbliches
Und es leidet ein anderes mit.
 
Schaudernd unter herbstlichen Sternen
Neigt sich jährlich tiefer das Haupt.

Georg Trakl





IN AN OLD FAMILY ALBUM

Always you return melancholy,
O the meekness of the lonely soul.
A day glows golden until the end.

Humbly the patient one knuckles down before grief
Resounding with harmony and tender insanity.
See! It dusks already.

Again night descends and a mortal laments
And another commiserates.

Shuddering under autumn stars
The head bends deeper every year.

Georg Trakl

Translated by Jim Doss & Werner Schmitt





EN UN ÁLBUM ANTIGUO

Retornas sin cesar, melancolía,
oh regalo del alma solitaria.
Arde hasta el final un día de oro.

El ser paciente se inclina humilde ante el dolor
resonante de armonía y tierno delirio.
¡Mira! Ya va oscureciendo.

Otra vez vuelve la noche y se lamenta un mortal
y hay otro que sufre con él.

Tiritando bajo las estrellas del otoño,
año tras año se inclina más profundamente la cabeza.

Georg Trakl





EN UN VIEJO ÁLBUM (Segundo traducción)

Insistes en volver, melancolía,
Mansedumbre del alma solitaria.
Un día dorado arde hacia su fin.

Humilde, un hombre paciente cede ante el dolor,
Recitando armonías, gentiles locuras.
Mira, está oscureciendo.

De nuevo viene la noche y un agonizante se lamenta,
Y otro sufre junto a él.
Estremecida bajo las estrellas de otoño,
La cabeza, cada año, se va inclinando más y más.

Georg Trakl





EN UN VIEJO ÁLBUM (Tercera traducción)

Regresas siempre, tú, melancolía,
Oh dulzura del alma solitaria.
Hasta el fin se consuma un día dorado.

Humilde, con paciencia, ante el dolor se pliega,
Sonando de armonías y de dulce locura.
¡Mira! ¡Ya se hace de noche!

Vuelve otra vez la noche, un mortal gime
Y otro comparte su dolor.

Temblando bajo estrellas otoñales,
Cada año más se inclina la cabeza.

Georg Trakl





IN UN ANTICO LIBRO DI MEMORIE

Sempre ritorni tu, melanconia,
o soave senso dell'anima solitaria.
Si spegne l'ardore di un giorno dorato.

Umilmente si china al dolore il paziente
di armonie risonante e mite follia.
Guarda! Già scende il crepuscolo.

Di nuovo ritorna la notte e geme un mortale
e soffre un altro con lui.

Rabbrividendo sotto stelle autunnali
più profondo ogni anno si china il capo.

Georg Trakl

Versione italiana di Vera degli Alberti e Eduard Innerkofler.





ESKİ BİR SOY KÜTÜĞÜNE YAZILANLAR

Sen, ey melankoli, tatlı hüznü yalnız ruhların,
Hep geri dönersin bıraktığın yere.
Sonunda kora dönüşür altın bir gün.

Kadere rızadır sanki boyun eğişi acıyla sabredenin,
Güzel seslerin ve hafiften bir çılgınlığın eşliğinde.
Bak! Güneş artık batmakta.

Yine döner gece, yakınmalarıyla bir ölümlünün,
Ve acı çekenin hemcinsleri de vardır.

Sonbahar yıldızların altında bir ürpermeyle,
Baş her yıl daha bir eğilir.

Georg Trakl

Çeviri: Ahmet Cemal


Photo by Alena Goncharova

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Lalla Romano - (Il Caro Odore Del Corpo)

IL CARO ODORE DEL CORPO

Io sono in te
come il caro odore del corpo
come l'umore dell'occhio
e la dolce saliva

Io sono dentro di te
nel misterioso modo
che la vita è disciolta nel sangue
e mescolata al respiro

Lalla Romano





THE DEAR SMELL OF THE BODY

I am in you
like the dear smell of the body
like the moisture in the eye
and the sweet saliva.

I am in you
in the mysterious way
that life is dissolved in blood
and mixed in breath.

Lalla Romano





EL QUERIDO OLOR DEL CUERPO

Yo estoy en ti
como el querido olor del cuerpo
como el humor del ojo
y la dulce saliva

Yo estoy dentro de ti
del misterioso modo
en que la vida está disuelta en la sangre
y mezclada con la respiración

Lalla Romano

Traducción de Eduardo Berti





VÜCUDUN DEĞERLİ KOKUSU

İçindeyim senin
vücudun değerli kokusu gibi
nem gibi gözün içindeki
ve tatlı salya.

İçindeyim senin
gizemli yönteminde
hayatın eridiği kanın içinde
ve nefesin içinde karıştığı.

Lalla Romano

Çeviri: Vehbi Taşar


Lascivious back, Paris, 1992, Jeanloup Sieff

Ingeborg Bachmann - (Malina)

"It (fascism) doesn’t begin when the first bombs are dropped, nor with the Terror that can be written about in every newspaper. It begins in the relationship between people. Fascism lies at the root of the relationship between a man and a woman."

Ingeborg Bachmann - (Malina)





"Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar."

Ingeborg Bachmann - (Malina)


Photo by Victor Ivanovski

16 Temmuz 2013 Salı

Paul Celan - (Dein Haar Überm Meer)

DEIN HAAR ÜBERM MEER

Es schwebt auch dein Haar übern Meer mit dem goldnen Wacholder.
Mit ihm wird es weiss, dann färb ich es steinblue:
die Farbe der Stadt, wo zuletzt ich geschleift ward gen Süden...

Mit Tauen banden sie mich und knüpfen an jedes ein Segel
und spieen mich an aus nebligen Máulern und sangen:
"O komm übers Meer!"
Ich aber malt als ein Kahn die Schwingen mir purpurn
und röchelte selbst mir die Brise und stach, eh sie schliefen, in See.
Ich sollte sie rot dir nun fárben, die Locken, doch lieb ich sie
steinblau:
O Augen der Stadt, wo ich stürzte und súdwarts geschleift ward!
Mit dem goldnen Wacholder schwebt auch dein Haar übern Meer.

Paul Celan





YOUR HAIR ABOVE THE SEA

Your hair too hovers above the sea with the golden juniper.
Together with it turns white, but I dye it stone-blue:
that city's colour where last I was dragged to the south...

With ropes they bound me and knotted a sail to each one
and spat at me from their misty mouths and sang out:
"O come over the sea!"
But I as a dinghy painted my pinions purple
and wheezed a breeze for myself and before they slept sailed away.
Now it is red I should dye them, your locks, but I like them
stone-blue:
O eyes of the city where, felled, I was dragged to the south:
With the golden juniper now your hair too hovers above the sea.

Paul Celan

Translated by Michael Hamburger





TU CABELLO SOBRE EL MAR

También tu cabello vuela sobre el mar con el enebro dorado.
Con él se vuelve blanco, entonces lo tiño de azul-piedra:
el color de la ciudad donde al final fui arrastrado hacia el sur...

Con jarcias me amarraron Ya cada una ataron una vela
y me escupieron Con sus bozos brumosos y cantaron:
"¡Oh atraviesa la mar!"
Yo sin embargo pinté como una barca mis alas con púrpura
y con mi estertor dime brisa y antes que durmieran me hice a la mar.
Tus rizos, ahora, debía teñírtelos en rojo, pero me gustan azul-piedra:
¡Ay, ojos de la ciudad, donde caí y fui arrastrado hacia el sur!
Con el enebro dorado vuela también tu cabello sobre el mar.

Paul Celan

Versión de José Luis Reina Palazón





SAÇLARIN DENİZİN ÜZERİNDE

Senin saçların da dalgalanmakta denizin üzerinde altın ardıçla birlikte.
Ardıçla aklaştığında, maviye boyuyorum:
Son defasında güneye sürüklendiğim kentin rengine...

Halatlarla bağlamışlardı beni ve sonra yelken çekip her birine
Beni tükürmüşlerdi sisli ağızlarından, şarkılar söyleyerek:
"Gel, gel denizlerin üzerinden!"
Bense sandal diye kanatları boyamıştım erguvan rengine,
meltemimi kendi soluğumla üfleyip onlar uyumadan denize açılmıştım.
Şimdi kırmızıya boyamam gerekirdi saçlarını, oysa
maviyken seviyorum:
Ey yıkıldığım ve güneye sürüklendiğim kentin gözleri!
Saçların da dalgalanmakta denizin üzerinde altın ardıçla.

Paul Celan

Çeviri: Ahmet Cemal


Artwork Portfolio, Other Pictures,
by Christian Coigny