28 Eylül 2013 Cumartesi

Erdinç Durukan - (Paris'te Bir Gece)

PARİS'TE BİR GECE

Yapraklar sarı hüznü biriktiriyor
Kışa yakın
Seine akıyor durmadan
Yalnızların içinden

Böyle bir gecede
Yürüyorum sokaklarında Montmartre'ın
Uzuyor gölgem lambalarla
Merdivenlerde kesik kesik

Adımı bağırıyor birisi
Dönüp bakıyorum kimse yok
Bir daha bağırıyor
Durmadan bağırıyor
Dayanamıyorum
Yığılıyorum merdivenlere

Önce sayısız ışık
Sonra sonra tekleşen bir ışık
İki gölge tavanda
Resimler duvarlarda belli belirsiz
Yavaş yavaş ayrımsıyorum
Taşkın bir nehir
Boylu boyunca akıyor içinde vadinin
Vurdukça taşlara
Tepiniyor orman
Bir gül çalısı tutuşuyor
Ve yanıyor gece

Bir kadın
Sırtlamış ve evine getirmiş beni
Nasılsa ayılmışım bir ara
Çok sonra öğrendim bunu

Erdinç Durukan


Pavés Parisiens, photo by Brassaï












Eugenio Montale - (Nella Sera)

NELLA SERA

S'empì d'uno zampettìo
di talpe la limonaia,
brillò in un rosario di caute
gocce la falce fienaia.

S'accese sui pomi cotogni,
un punto, una cocciniglia,
si udì inalberarsi alla striglia
il poney - e poi vinse il sogno.

Rapito e leggero ero intriso
di te, la tua forma era il mio
respiro nascosto, il tuo viso
nel mio si fondeva, e l'oscuro

pensiero di Dio discendeva
sui pochi viventi, tra suoni
celesti e infantili tamburi
e globi sospesi di fulmini

su me, su te, sui limoni...

Eugenio Montale





IN THE GREENHOUSE

The lemon bushes overflowed
with the patter of mole paws,
the scythe shined
in its rosary of cautious water drops.

A dot, a ladybug,
ignited above the quince berries
as the snort of a rearing pony broke through,
bored with his rub-down—then the dream took over.

Kidnapped, and weightless, I was drenched
with you, your outline
was my hidden breath, your face
merged with my face, and the dark

idea of God descended
upon the living few, amid heavenly
sounds, amid childish drums,
amid suspended globes of lightning

upon me, upon you, and over the lemons...

Eugenio Montale

Translated by Charles Wright





LİMONLUKTA

Limon çalıları taştı
patırtısıyla köstebek pençelerinin,
tırpan ışıldadı
tespihinden dikkatle akan su damlalarından.

Bir benek, bir uğur böceği,
ayva çileklerinin üzerinde alev aldı
burnundan soluması yarıp geçerken şahlanan bir midillinin,
kaşağılanmaktan sıkılan- sonra rüya yakaladı.

Zorla kaçırılmış, ve ağırlıksız, sırılsıklamdım
seninle, ana hatların
gizli nefesimdi benim, yüzün
karışıp birleşti benim yüzümle, ve karanlık

düşüncesi Tanrının hücum etti yukardan
üzerine yaşayan bir kaçının, ortasında cennete ilişkin
seslerin, ortasında çocuksu trampetlerin,
ortasında havada asılı duran yıldırım kürelerinin

üstümde benim, üstümde senin, ve yukarısında limonların...

Eugenio Montale

Çeviri: Vehbi Taşar


Monica Bellucci, by Peter Lindbergh




26 Eylül 2013 Perşembe

Vincent van Gogh - (The Letters)

"But precisely because love is so strong, we are, especially in our youth (I mean now, 17, 18, 20 years old), usually not strong enough to maintain a straight course.

The passions are the ship’s sails, you see. And someone of 20 who gives himself over completely to his feelings catches too much wind and his boat fills with water and – and he founders or..... he surfaces again.

On the other hand, someone who hoists the sail of Ambition & Co. and none other, sails through life on a straight course without mishap, without rocking the boat until – until at last – at last circumstances arise in which he notices, I don’t have enough sail – then he says, I would give everything, everything I have, for one more square metre of sail and I don’t have it! He despairs.

Oh! But now he realizes that he can bring other powers to bear – he thinks about the sail of love, scorned until today, which until now he has stowed with the ballast. And this sail saves him. The sail of love must save him, if he doesn’t hoist it he won’t make it."

Vincent van Gogh - (The Letters. Vincent van Gogh to Theo van Gogh. Etten, Saturday, 12 November 1881)





"Pero precisamente porque el amor es tan fuerte, nosotros –en cambio– no somos generalmente lo bastante fuertes en nuestra juventud (17, 18, 20 años) como para poder mantener derecho el timón.

Y ya ves, las pasiones son las velas del barquichuelo. Y el que tiene veinte años se abandona completamente a su sentimiento, recibe demasiado viento en las velas y su barco hace agua – y zozobra – a menos que se eleve.

Aquel que, por el contrario, iza en su mástil la vela de la Ambición y navega recto a través de la vida sin accidentes, sin sobresaltos, lo hace hasta que –precisamente– llegan ciertas circunstancias frente a las que él observa: yo no tengo suficiente velamen; y entonces, dice: daría todo lo que tengo por un metro de vela más y no lo tengo. Está desesperado.

Ah! Pero desde entonces cambia de parecer y piensa que puede utilizar otra fuerza; piensa en la vela hasta allí menospreciada que había dejado en la cala desde el principio. Y es esta vela la que lo salva. La vela Amor debe salvarlo, y si no la iza no llegará nunca."

Vincent van Gogh - (Cartas a Theo, Etten, 12 de noviembre de 1881)





"Ama aşk çok güçlü olduğu içindir ki, biz gençken (yani 17, 18, 20 yaşlarında) dümenimizi iyi kullanabilecek kadar güçlü olamayız çoğu zaman.

Bak bence tutkular gemimizin yelkenleridir. Yirmi yaşında olan biri duygusuna büsbütün kaptırır kendini, yelkenlerini fazla şişirir, gemisi su alır ve - batar - ya da çıkar.

Oysa direğine ihtiras yelkenini serip de hayat denizinde kazasız belâsız, batıp çıkmadan ilerleyen adam gider ... gider de bakar ki sonunda olmayacak durumlarla karşılaşır, o zaman da: yelkenim bana yetmedi demek zorunda kalır, "daha bir metre kare yelken edinmek için varımı yoğumu verirdim," der. Ama bulamaz aradığını ve umutsuzluk içindedir.

İşte o zaman başka bir güçten de faydalanabileceği aklına gelir; o güne dek hor gördüğü, sintinede saklı kalan başka bir yelkeni kullanmak aklına gelir. O yelken kurtarır onu.

«Aşk» yelkeni onu kurtaracaktır, ama onu açmazsa, varamayacaktır ereğe."

Vincent van Gogh - (Theo'ya Mektuplar)

Çeviri: Azra Erhat (Yankı Yayınları)


Amiens, France, 1991, by Peter Marlow



Eugenio Montale - (Su una lettera non scritta)

Su una lettera non scritta

Per un formicolìo d'albe, per pochi
fili su cui s'impigli
il fiocco della vita e s'incollani
in ore e in anni, oggi i delfini a coppie
capriolano coi figli? Oh ch'io non oda
nulla di te, ch'io fugga dal bagliore
dei tuoi cigli. Ben altro è sulla terra. Sparir non so
né riaffacciarmi; tarda
la fucina vermiglia
della notte, la sera si fa lunga,
la preghiera è supplizio e non ancora
tra le rocce che sorgono t'è giunta
la bottiglia dal mare. L'onda, vuota,
si rompe sulla punta, a Finisterre.


(Eugenio Montale, La bufera; Finisterre)





YAZILMAMIŞ MEKTUP

Bir tan karıncalanması için mi,
yaşam yumağının tutunup
yıllar ve saatler gerdanlığı halinde
yapıştığı bir kaç iplik için mi yunuslar bugün
sıçrıyor yan yana yavrularıyla? Duyamıyorum
hiç bir şey senden, kaçan parıltısını
kirpiklerinin. Çok başka şey yeryüzündeki.

Ne tükenmeyi biliyorum ne dirilmeyi; gecikiyor
kıpkızıl ocağı
gecenin, uzuyor akşam,
işkencedir dua ve artık
su yüzüne çıkan kayalar arasında getirmese gerek
sana şişeyi denizden. Dalga, boş,
kırılıyor dar burunda, Finisterre* de.

Eugenio Montale - (Mürekkep Balığı Kemikleri)

Çeviri: Sait Maden

Not: *İspanya’nın kuzey batısında bir burun.


Fisterra (Finisterre), Galicia

24 Eylül 2013 Salı

Erdinç Durukan (Şairin Ölümü)

ŞAİRİN ÖLÜMÜ

Ey sonbahar
Mevsimlerin en güzeli

Rüzgârlar eser Toskana kırlarında
Bir yaprak ansızın kurtulur dalından
Salınır durur tepelerin üstünde
Belbo'nun üzümleri vakitsiz kararır

Banliyölerinde Roma'nın sonra
Kıpkızıl bir kuş
Milyonlarca kez vurulur
Kanı sıçrar, oradan oraya

Kar yağar Montmartre sokaklarına
Fırçasına ressamın
Sislerin arasında kaybolmuş ayın altından
Seine nehri akar

Erdinç Durukan


Paris by Night, by Brassaï

22 Eylül 2013 Pazar

Eugenio Montale - (Forse un mattino andando in un'aria di vetro)

Forse un mattino andando in un'aria di vetro,
arida,rivolgendomi vedró compirsi il miracolo:
il nulla alle mie spalle, il vuoto dietro
di me, con un terrore di ubriaco.

Poi come s'uno schermo, s'accamperanno di gitto
alberi case colli per l'inganno consueto.
Ma sarà troppo tardi; ed io me n'andró zitto
tra gli uomini che non si voltano, col mio segreto.

Eugenio Montale - (Ossi di seppia)





Belki bir sabah giderken kuru, camsı bir havada,
göreceğim, geri dönünce, mucizenin son bulduğunu:
omuzumda yokluk, arkamda
hiçlik, bir sarhoş ürküntüsüyle.


Sonra, sanki bir ekran üstünde, toplanıverecek
ağaçlar evler tepeler alışılan mucize için.
Ama vakit çok geç olacak, geçip gideceğim bense
dönmeyen insanlar arasında, kendi gizemimle, dingin.

Eugenio Montale - (Mürekkep Balığı Kemikleri)

Çev: Sait Maden


God´s suicide, photo by Kasia Derwinska

Sahir Üzümcü - (Ruhta bir şey var ama, / o biriktiriyor...)

Ne kadar uzağa gittiğini,
geri dönerken anlıyor insan.
Kalamamayı öğreniyor,
aradaki mesafeyi tanıyor şimdi.
Dikenli telden kafes içinde çırpınsa da bakışı,
gözlerinde boşluk kuşları besliyor.

Zihin onarıyor kendini, temizliyor.
Beden de öyle; yeniden dokunabiliyor.
Ruhta bir şey var ama,
o biriktiriyor...

Sahir Üzümcü


Photo by Kasia Derwinska

21 Eylül 2013 Cumartesi

Erdinç Durukan - (Adam)

ADAM

Adam içerden çıkmıştı
ve kar yağıyordu dışarda

Adam karısına sarıldı
yetmedi defalarca sarıldı
Adam yol boyu hiç konuşmadı
arabanın camından akıp giden kaldırımlara
renkli bilyeler gibi çarpışan hayata baktı
Adam çocuklarını gördü sonra
dayanamadı
ağladı, ağladı

Adam paletleri kaldırdı
herşeyi kaldırdı
yaşama sevinciyle
adam

Erdinç Durukan


Window Washer, 23rd st loft, NYC, 1972, by Harold Feinstein

Vincent van Gogh - (The Letters)

"I know no better definition of the word Art than this, «Art is man added to nature». Nature, reality, truth, but with a meaning, with an interpretation, with a character that the artist brings out and to which he gives expression, which he sets free, which he unravels, releases, elucidates.

A painting by Mauve or Maris or Israëls speaks more and more clearly than nature itself."

Vincent van Gogh - (The Letters. Vincent van Gogh to Theo van Gogh. Wasmes, on or about Thursday, 19 June 1879)





"Sanat kelimesinin şu tanımlamasını bir dinle, daha iyisi yapılamaz bence: «Sanat doğaya eklenmiş insandır». Evet, doğayı, gerçeği, hakikati dile getirmektir sanat, ama sanatçının doğaya kattığı, ayırıp belirttiği, özgürleştirdiği, aydınlatıp renklendirdiği bir anlam, bir görüş ve bir özellikle dile getirmektir.

Mauve'un, de Maris'in ya da Israels'in bir tablosu doğanın kendisinden daha çok şey söyler, daha açık seçik bir biçimde dile getirir."

Vincent van Gogh - (Theo'ya Mektuplar)

Çeviri: Azra Erhat (Yankı Yayınları)


The Sower 3, by Vincent Van Gogh



Cesare Pavese / Il mestiere di vivere

"Aver scritto qualcosa che ti lascia come un fucile sparato, ancora scosso e riarso, vuotato di tutto te stesso, dove non solo hai scaricato tutto quello che sai di te stesso, ma quello che sospetti e supponi, e i sussulti, i fantasmi, l’inconscio – averlo fatto con lunga fatica e tensione, con cautela di giorni e tremori e repentine scoperte e fallimenti e irrigidirsi di tutta la vita su quel punto – accorgersi che tutto questo è come nulla se un segno umano, una parola, una presenza non lo accoglie, lo scalda - e morir di freddo – parlare al deserto – essere solo notte e giorno come un morto."

Cesare Pavese / Il mestiere di vivere, 27 giugno 1946





"To have written something that leaves you emptied of your vital powers, still quivering and hot like a gun that has just been fired; to have poured out not only all you knew was in you, but all that you suspected and imagined, the turmoil, the shadowy visions, the subconscious; to have achieved that with long weariness and tension, learning caution through days of hesitation, sudden discoveries and lapses, concentrating all your life and energy on that one point; and then to realize that all this is as nothing unless it is welcomed by some sign, some word of human appreciation. To lack that warming response is to die of cold, to be speaking in the wilderness, to be alone, night and day, like a dead man."

Cesare Pavese / This Business of Living, 27 june 1946

Translated by Alma Elizabeth Murch





"Haber escrito algo que te deja como un fusil disparado, que aún se sacude y humea, haberte vaciado por entero de vos mismo, pues no sólo has descargado lo que sabés de vos mismo sino también lo que sospechás y suponés, así como tus estremecimientos, tus fantasmas, tu vida inconsciente; y haberlo hecho con sostenida fatiga y tensión, con constante cautela, temblores, repentinos descubrimientos y fracasos; haberlo hecho de modo que toda la vida se concentrara en ese punto dado, y advertir que todo ello es como si no existiera si no lo acoge y le da calor un signo humano, una palabra, una presencia; y morir de frío, hablar en el desierto, estar solo noche y día como un muerto."

Cesare Pavese / El oficio de vivir, 27 junio 1946





"İçini kendi kendine tümüyle dökmüş olmak. Çünkü yalnızca kendin hakkında bildiğini boşaltmadın; aynı zamanda kuşkularını ve tahminlerini de, yani ürpertilerini, hayallerini, bilinçsiz hayatını da boşalttın. Ve bunu, katlanılan bir çaba ve gerilimle, ihtiyat ve ürpertiyle, buluşlar ve başarısızlıklarla yapmış olmak. Bütün hayat bu noktada yoğunlaşacak şekilde yapmış olmak ve bunu insani bir işaret, bir söz, bir mevcudiyeti buyur etmiyor, yüreklendirmiyor gibi yapmış olduğunu kabul etmek. Ve soğuktan ölmek, çölde kendi kendine konuşmak, bir ölü gibi gece gündüz yalnız kalmak."

Cesare Pavese / Yaşama Uğraşı, 27 Haziran 1946


Snowman, by Drasa (Lithuanian photographer)

20 Eylül 2013 Cuma

Erdinç Durukan - (Çocuklar)

ÇOCUKLAR

Hava soğuk,
çok soğuk.
Hohlasan,
bir o kadar daha kar yağacak.

Çocuklar pencerelerde,
buz gibi yatakhanelerde.

Otları biçiyorlar,
ağaçları deviriyorlar,
bir kuru ekmeğe,
çalınmış öğünlere.

Kaderlerini asıyorlar,
yalnızlıklarını,
herşeysizliklerini,
kaskatı bir ipin üstüne.

Hava soğuk,
çok soğuk.
Çocuklar gidiyor,
karın içinde.

Erdinç Durukan


Kongen av Bastøy aka King of Devil's Island (2010) - A scene from the movie.

19 Eylül 2013 Perşembe

Erdinç Durukan - (Portre)

PORTRE

gelirken gördüm
içkievinden çıkmıştı yine
hep güze asılı boynuyla
ne de güzel yürüyordu

camlarda
aynalarda
bir göle bakıyordu küçük gözleri
kimsenin bilmediği
ıpıssız bir göle
gece gündüz

Erdinç Durukan


Photo by Kazım Torun









15 Eylül 2013 Pazar

Ken Kesey - (One Flew Over the Cuckoo's Nest)

"Two psychiatrists were visiting a slaughterhouse, for God knows what perverse reason, and were watching cattle being killed by a blow between the eyes with a sledgehammer. They noticed that not all of the cattle were killed, that some would fall to the floor in a state that greatly resembled an epileptic convulsion. "Ah, zo," the first doctor says. "Ziz is exactly vot ve need for our patients — zee induced fit!". His colleague agreed, of course. It was known that men coming out of an epileptic convulsion were inclined to be calmer and more peaceful for a time, and that violent cases completely out of contact were able to carry on rational conversations after a convulsion. No one knew why; they still don’t. But it was obvious that if a seizure could be induced in non-epileptics, great benefits might result. And here, before them, stood a man inducing seizures every so often with remarkable aplomb.

A hammer is what the butcher used. And it was here that the colleague had some reservations. After all, a man wasn’t a cow. Who knows when the hammer might slip and break a nose? Even knock out a mouthful of teeth? Then where would they be, with the high cost of dental work? If they were going to knock a man in the head, they needed to use something surer and more accurate than a hammer; they finally settled on electricity."

Ken Kesey - (One Flew Over the Cuckoo's Nest)





"İki psikiyatr bir mezbahaya gitmişler. Tanrı bilir nasıl alakasız bir şey için gittiklerini. Sığırların alınlarının ortasına balyozla vurularak öldürüldüklerini görmüşler. Ve sığırların bazılarının ölmediğini. Bazıları yere düşüp sara nöbetine benzer bir duruma giriyorlarmış. "Ah dostum" demiş birinci doktor. "Hastalarımız için ihtiyacımız olan bu: suni olarak meydana getirilen bir nöbet!" Meslektaşı buna katılıyordu. Epilepsi nöbetinden çıkan hastaların bir süre için daha sakin ve daha huzurlu oldukları biliniyordu; hatta böyle bir nöbetten sonra en ileri vakalar bile mantıklı konuşmalar yapabiliyorlardı. Kimse nedenini bilmiyordu, hala da bilmiyorlar. Fakat eğer epileptik olmayanlarda bir nöbet tetiklenebilirse bunun büyük faydası olabilirdi. Ve önlerinde bir adam durmuş, bariz bir nöbet vücuda getiriyordu.

Mezbahadaki adam çekiç kullanıyordu. İşte bu konuda meslektaşının bazı şüpheleri vardı. Her şeyden önce bir insan inekten farklıydı. Çekiç kayıp burnu kırabilirdi, kim bilir? Ya da dişlerini eline dökebilirdi. O zaman bir de dünya kadar dişçi parası mı vereceklerdi? Eğer adamın birini başından bir darbeyle yere sereceklerse çekiçten daha emin bir yol olmalıydı; sonunda elektrikte karar kıldılar."

Ken Kesey - (Guguk Kuşu)

Çeviri: Merih Erol - (Arion Yayınları)


One Flew Over the Cuckoo's Nest (1975) – A scene from the movie.





14 Eylül 2013 Cumartesi

Topio stin omichli aka Landscape in the Mist (1988)

– You're funny kids, you know that? It's as if you don't care about time going by and yet I know that you are in a hurry to leave. It's as if you're going nowhere It's as and yet you're going somewhere. You do know where you're going, don't you?

– You're funny too.

– Me? I'm a snail slithering away into nothingness. I don't know where I'm going. Once I thought I knew.

Topio stin omichli aka Landscape in the Mist (1988) – A quote from the movie.





– Biliyor musunuz, çok komik çocuklarsınız? Sanki geçip giden zamanla ilgilenmiyor gibi yapıyorsunuz ama biliyorum ki aceleniz var. Sanki bir yere gitmiyorsunuz ama aslında bir yere gidiyorsunuz. Nereye gittiğinizi bilmiyorsunuz değil mi?

– Sen de çok komiksin.

– Ben mi? Ben hiçliğe doğru sürünen bir salyangozum. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Bir zamanlar nereye gittiğimi biliyordum.

Puslu Manzaralar (1988) – Filmden bir alıntı.


Topio stin omichli aka Landscape in the Mist (1988) – A scene from the movie.









13 Eylül 2013 Cuma

Jack Kerouac - (On the Road)

"And for just a moment I had reached the point of ecstasy that I always wanted to reach, which was the complete step across chronological time into timeless shadows, and wonderment in the bleakness of the mortal realm, and the sensation of death kicking at my heels to move on, with a phantom dogging its own heels, and myself hurrying to a plank where all the angels dove off and flew into the holy void of uncreated emptiness, the potent and inconceivable radiancies shining in bright Mind Essence, innumerable lotuslands falling open in the magic mothswarm of heaven. I could hear an indescribable seething roar which wasn't in my ear but everywhere and had nothing to do with sounds. I realized that I had died and been reborn numberless times but just didn't remember especially because the transitions from life to death and back to life are so ghostly easy, a magical action for naught, like falling asleep and waking up again a million times, the utter casualness and deep ignorance of it. I realized it was only because of the stability of the intrinsic Mind that these ripples of birth and death took place, like the action of the wind on a sheet of pure, serene, mirror-like water. I felt sweet, swinging bliss, like a big shot of heroin in the mainline vein; like a gulp of wine late in the afternoon and it makes you shudder; my feet tingled. I thought I was going to die the very next moment. But I didn’t die, and walked four miles and picked up ten long butts and took them back to Marylou’s hotel room and poured their tobacco in my old pipe and lit up. I was too young to know what had happened."

Jack Kerouac - (On the Road)





"Sadece bir an için hep ulaşmak istediğim o esrime noktasına ulaştım: Kronolojik zamandan zamansız gölgelere doğru bir adım, ölümlü alemin çıplaklığının yarattığı bir şaşkınlık, hareket etmem için topuklarıma vuran ölüm hissi, kendi kendini takip eden bir hortlaktı bu ve ben meleklerin, yaratılmamış boşluğun kutsal hiçliğine doğru kanatlandıkları tahtadan dayanağa doğru koşuyordum, aydınlık zihin özünde yanan güçlü ve tarifsiz ışıklara, cennetin büyülü pervane kurtçuğunda açan sayısız lotus çiçeğiyle dolu topraklara doğru. Tanımsız bir uğultu duyuyordum, sanki bir kargaşa vardı; ama kulaklarımda değildi, her yeri sarmıştı, sesle ilgisi olmayan bir şeydi. Kimbilir kaç kere ölmüş ve yeniden doğmuştum; ama hatırlamıyordum; çünkü hayattan ölüme ve ölümden hayata geçmek ürkütücü derecede kolaydı, hiçliğe doğru sihirli bir hareket, o kadar, milyonlarca defa uyuyup uyanmak gibi, mutlak bir kayıtsızlık ve derin bir bilinçsizlikle. Şunu fark ettim: sırf içkin zihin durağan olduğu için böyle dalgalanıyordu ölüm ve doğum, tıpkı rüzgarın sakin, berrak, ayna gibi bir su birikintisine vurması gibi. Tatlı ve canlı bir mutluluk hissediyordum, damardan yüksek dozda eroin basmış gibiydim veya akşamüstü bir yudum şarap içmiştim sanki ve içim ürperiyordu; ayaklarım karıncalanıyordu. O an öleceğimi sandım. Ama ölmedim, tam yedi kilometre yürüyüp izmarit toplamaya devam ettim, bulduğum on uzun izmaritle Marylou'nun oteldeki odasına döndüm ve tütünleri eskimiş pipomun içine boşaltıp yaktım. Olan biteni anlayamayacak kadar gençtim."

Jack Kerouac - (Yolda)

Çevirmenler: Güzin Özkan - Ferruh Armutçuoğlu (Kıyı Yayınları)


U.S. 285, New Mexico, 1955, by Robert Frank

Jack Kerouac - (On the Road)

"Our battered suitcases were piled on the sidewalk again; we had longer ways to go. But no matter, the road is life."

Jack Kerouac - (On the Road)





"Eski püskü bavullarımız gene kaldırıma yığılmıştı; daha gidecek çok yol vardı önümüzde. ama önemli değildi, çünkü yol hayattır."

Jack Kerouac - (Yolda)


Landweg in Kärnten, Mai 1957, by Toni Schneiders

8 Eylül 2013 Pazar

Georges Bataille - (Erotism: Death and Sensuality)

"If the union of two lovers comes about through love, it involves the idea of death, murder or suicide. This aura of death is what denotes passion. On a lower level than this implied violence — a violence matched by the separate individual's sense of continuous violation — the world of habit and shared egotism begins, another mode of discontinuity, in fact."

Georges Bataille - (Erotism: Death and Sensuality, 1957)




"Eğer iki aşığın birleşmesi tutkunun eseri ise, bu birleşme ölümü, intiharı ve cinayet arzusunu çağrıştırır. Tutkunun belirttiği ölümdür. Süreksiz (sonlu) kişinin sürekli tecavüze uğrama arzusuna cevap veren bu şiddetin altında ikili bir egoizm ve alışkanlıklar alanı başlıyor."

Georges Bataille

Çeviren: Mehmet Mukadder Yakupoğlu - (Erotizm, Onur Yayıncılık, 1993)


Lovers, by Nebojsa Duranovic (Serbian painter)




Pablo Neruda - (Tú venías)

TÚ VENÍAS

No me has hecho sufrir
sino esperar.

Aquellas horas
enmarañadas, llenas
de serpientes,
cuando
se me caía el alma y me ahogaba,
tú venías andando,
tú venías desnuda y arañada,
tú llegabas sangrienta hasta mi lecho,
novia mía,
y entonces
toda la noche caminamos
durmiendo
y cuando despertamos
eras intacta y nueva,
como si el grave viento de los sueños
de nuevo hubiera dado
fuego a tu cabellera
y en trigo y plata hubiera sumergido
tu cuerpo hasta dejarlo deslumbrante.

Yo no sufrí, amor mío,
yo sólo te esperaba.
Tenías que cambiar de corazón
y de mirada
después de haber tocado la profunda
zona de mar que te entregó mi pecho.
Tenías que salir del agua
pura como una gota levantada
por una ola nocturna.

Novia mía, tuviste
que morir y nacer, yo te esperaba.
Yo no sufrí buscándote,
sabía que vendrías,
una nueva mujer con lo que adoro
de la que no adoraba,
con tus ojos, tus manos y tu boca
pero con otro corazón
que amaneció a mi lado
como si siempre hubiera estado allí
para seguir conmigo para siempre.

Pablo Neruda - (Los versos del capitán, 1952)





YOU WOULD COME

You have not made me suffer,
merely wait.

Those tangled
hours, filled
with serpents,
when
my heart stopped and I stifled,
you would come along,
you would come naked and scratched,
bleeding you would reach my bed,
my bride,
and then
all night we walked
sleeping
and when we woke up
you were intact and new,
as if the dark wind of dreams
had newly given
fire to your tresses
and in wheat and silver had submerged
your body and left it dazzling.

I did not suffer, my love,
I was only waiting for you.
You had to change heart
and vision
after having touched the deep
sea zone that my breast gave to you.
You had to leave the water
pure as a drop raised
by a night wave.

My bride, you had
to die and be born, I was waiting for you.
I did not suffer looking for you,
I knew that you would come,
a new woman with what I adore
out of the one that I did not adore,
with your eyes, your hands, and your mouth
but with another heart,
who was beside me at dawn
as if she had always been there
to go on with me forever.

Pablo Neruda - (The Captain's Verses, 1952)





TU VENIVI

Non m'hai fatto soffrire ma attendere.

Quelle ore intricate, piene di serpenti,
quando l'anima cedeva e affogavo,
tu venivi camminando,
tu venivi nuda e graffiata,
tu giungevi ainsanguinata fino al mio letto,
fidanzata mia,
e allora tutta la notte camminammo
dormendo
e quando ci svegliammo eri intatta e nuova,
come se il grave vento dei sogni di nuovo avesse dato
fuoco alla tua chioma
e in frumento e argento avesse sommerso
il tuo corpo fino a renderlo abbagliante.

Io non soffrii, amor mio,
io solo ti attendevo.
Dovevi cambiar di cuore e di sguardo
dopo aver toccato la profonda
zona di mare che ti diede il mio petto.
Dovevi uscire dall'acqua,
pura come una goccia innalzata da un'onda notturna.
Fidanzata mia, dovesti
morire e nascere, io ti aspettavo.
Non soffrii cercandoti,
sapevo che saresti venuta,
una nuova donna con ciò che adoro
di quella che non adoravo,
con i tuoi occhi, le tue mani, la tua bocca,
ma con un altro cuore
che albeggiò al mio fianco
come se fosse stato lì
per restare con me per sempre.

Pablo Neruda - (I Versi Del Capitano, 1952)





GELDİN

Acı çektirmedin,
bekledim sadece.

Yılanlarla kaynaşan,
rahatsız edilmiş
o saatlerde,
hüzünlüydü ruhum ve kaygılıydım,
geldin yürüyerek,
geldin çıplak ve tırmalanmış,
ulaştın kanayarak yatağıma,
gelinim,
ve sonra
dolandık bütün bir gece
uyuyarak,
ve uyandığımızda,
dipdiriydin ve yeniydin,
sanki düşlerin ağır rüzgârı
yeniden sundu
ateşi uzun saçlarına ve yeniden doğruldu
bedenin buğdayda ve gümüşte,
ışıltılı güzellik olana dek.

Acı çekmedim, sevgilim,
bekledim seni sadece.
Değiştirmeliydin bakışını
ve yüreğini,
dokunduğunda bağrımın sana verdiği
denizin derin bölgesine.
Yükselmeliydin suda,
gece dalgasının kaldırdığı
bir damla gibi temiz.

Gelinim, ölmeliydin
ve doğmalıydın, bekliyordum seni.
Seni ararken acı çekmedim,
biliyordum geleceğini,
tapmadığım bir kadından
taptığım yeni bir kadın çıkacaktı,
gözlerinle, ellerinle ve ağzınla,
fakat başka bir yürekle,
her zaman oradaymış gibi
benim yanımda uyanan biri,
benimle sonsuzca olmak için.

Pablo Neruda

Çeviri: İsmail Haydar Aksoy

("Kaptanın Dizeleri"nden, 1952)


Painting by Hu Jun Di

7 Eylül 2013 Cumartesi

Eugenio Montale - (Felicità raggiunta, si cammina)

Felicità raggiunta, si cammina

Felicità raggiunta, si cammina
per te sul fil di lama.
Agli occhi sei barlume che vacilla,
al piede, teso ghiaccio che s'incrina;
e dunque non ti tocchi chi più t'ama.

Se giungi sulle anime invase
di tristezza e le schiari,il tuo mattino
è dolce e turbatore come i nidi delle cimase.
Ma nulla paga il pianto del bambino
a cui fugge il pallone tra le case.

Eugenio Montale - (Ossi di seppia)





Felicidad lograda, caminamos

Felicidad lograda, caminamos
por ti sobre un filo de espada.
Para los ojos eres resplandor que vacila;
para el pie, tenso hielo que se raja;
que no te toque, pues, quien más te ama.

Si llegas a las almas invadidas
de tristeza, iluminándolas; tu mañana
es dulce y turbadora como nidos en las molduras.
Más nada paga el llanto de ese niño
cuyo globo se escapa entre las casas.

Eugenio Montale - (Huesos de Sepia)





Ulaşılmış mutluluk, yol alıyoruz
bıçak ağzındaymış gibi üstünde senin.
Titreyen ışınsın gözlerde,
ayakta çatlayan buzkesmiş uzantı
ve dokunmaz sana en seven seni.

Ulaşırsan hüznün tuttuğu
ruhlara, ve şimşeklere, sabahın senin
güzel ve bozguncudur yuvalar gibi pencere üstlerinde.
Ama kimse satın alamaz gözyaşlarını
balonu kaçan çocuğun duvarlar arasında.

Eugenio Montale - (Mürekkep Balığı Kemikleri)

Çeviri: Sait Maden


A Beautiful Mind, photo by Hengki Lee

Eugenio Montale - (Spesso il male di vivere ho incontrato)

Spesso il male di vivere ho incontrato

Spesso il male di vivere ho incontrato:
era il rivo strozzato che gorgoglia,
era l'incartocciarsi della foglia
riarsa, era il cavallo stramazzato.

Bene non seppi, fuori del prodigio
che schiude la divina Indifferenza:
era la statua nella sonnolenza
del meriggio, e la nuvola, e il falco alto levato.

Eugenio Montale - (Ossi di seppia)





Often I have encountered the evil of living

Often I have encountered the evil of living:
it was the strangled stream which gurgles,
it was the crumpling sound of the dried out
leaf, it was the horse weaty and exhausted.

The good I knew not, other than the miracle
revealed by divine Indifference:
it was the statue in the slumber
of the afternoon, and the cloud, and the high flying falcon.

Eugenio Montale - (Cuttlefish Bones)





A menudo encontré el mal de vivir

A menudo encontré el mal de vivir:
era el río estrangulado borbotando,
era el acartonarse de la hoja
reseca, era el caballo muerto de repente.

No lo supe muy bien, fuera del prodigio
que abre la divina Indiferencia:
era la estatua en la somnolencia
del mediodía, y la nube y el halcón volando en lo alto.

Eugenio Montale - (Huesos de Sepia)





Öyle çok gördüm ki yaşama ağrısını:
fıkır fıkır kaynayan boğulmuş ırmaktı,
büzülüp kıvrılmış kuru yapraktı,
yere yıkılmış bir attı yitirerek gücünü.

İyi ki bir şey bilmedim o tanrısal
ilgisizliğin açık tansığından başka:
bir yontuydu öğlen uyuşukluğu
içinde, ve bulut, ve uçan şahin yüksekte.

Eugenio Montale - (Mürekkep Balığı Kemikleri)

Çev: Sait Maden


Hawk and "Bird Cloud"

Guillaume Apollinaire - (Clotilde)

CLOTILDE

L'anémone et l'ancolie
Ont poussé dans le jardin
Où dort la mélancolie
Entre l'amour et le dédain

Il y vient aussi nos ombres
Que la nuit dissipera
Le soleil qui les rend sombres
Avec elles disparaîtra

Les déïtés des eaux vives
Laissent couler leurs cheveux
Passe il faut que tu poursuives
Cette belle ombre que tu veux

Guillaume Apollinaire - (Alcools)





CLOTILDE

The anemone and the columbine
Have pushed up in the garden
Where melancholy lay
Between love and disdain

There were also our shadows
That the night absorbed
The sun darkened them
Before they disappeared

The deities of the living water
Let flow their hair
And you will have to follow
This beautiful shadow you long for

Guillaume Apollinaire

Translated by Matthew Geden





CLOTILDE

Anemone and columbine
Where gloom has lain
Opened in gardens
Between love and disdain

Made somber by the sun
Our shadows meet
Until the sun
Is squandered by night

Gods of living water
Let down their hair
And now you must follow
A craving for shadows

Guillaume Apollinaire

Translated by Donald Revell





CLOTILDE

Dağ lalesiyle küpe çiçeği
Fışkırmış bahçenin ortasında
Hüznün uykuya vardığı yerdir
Aşk ile küçümseyiş arasında

Gölgelerimiz de üşüşürler oraya
Gece bu gölgeleri dağıtacak
Onların rengini koyulaştıran güneş
Onlarla birlikte yoklara karışacak

Ve akarsuların tanrıçalarıdır
Bırakırlar saçlarını akıntısına suyun
Haydi geç izlemek zorundasın işte
O güzel gölgeyi arzu duyduğun

Guillaume Apollinaire

Çeviri: Gertrude Durusoy – Ahmet Necdet


Alina by Tatiana Koshutina

1 Eylül 2013 Pazar

John Berger - (Ways Of Seeing)

"One might simplify this by saying: men act and women appear. Men look at women. Women watch themselves being looked at. This determines not only most relations between men and women but also the relation of women to themselves. The surveyor of woman in herself is male: the surveyed female. Thus she turns herself into an object -- and most particularly an object of vision: a sight."

John Berger - (Ways Of Seeing)





"Todo lo anterior puede resumirse diciendo: los hombres actúan y las mujeres aparecen. Los hombres miran a las mujeres. Las mujeres se contemplan a sí mismas mientras son miradas. Esto determina no sólo la mayoría de las relaciones entre hombres y mujeres sino también la relación de las mujeres consigo mismas. El supervisor que lleva la mujer dentro de sí es masculino; la supervisada es femenina. De este modo se convierte a sí misma en un objeto, y particularmente en un objeto visual, en una visión."

John Berger - (Modos de ver)





"Si potrebbe semplificare dicendo: gli uomini agiscono e le donne appaiono. Gli uomini guardano le donne. Le donne osservano se stesse essere guardate. Ciò determina non soltanto il grosso dei rapporti tra uomini e donne, ma anche il rapporto delle donne con se stesse. Il sorvegliante che la donna ha dentro di sè è maschio: il sorvegliato femmina. Ecco dunque che ella si trasforma in oggetto, e più precisamente in oggetto di visione: in veduta."

John Berger - (Modi di vedere)





"Bunu şöyle yalınlaştırabiliriz: Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye - özellikle görsel bir nesneye – seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur."

John Berger - (Görme Biçimleri)


"Gli italiani si voltano", Milano, 1954, by Mario De Biasi

John Berger - (Ways Of Seeing)

"A woman must continually watch herself. She is almost continually accompanied by her own image of herself. Whilst she is walking across a room or whilst she is weeping at the death of her father, she can scarcely avoid envisaging herself walking or weeping. From earliest childhood she has been taught and persuaded to survey herself continually."

John Berger - (Ways Of Seeing)





"Una mujer debe contemplarse continuamente. Ha de ir acompañada casi constantemente por la imagen que tiene de si misma. Cuando cruza una habitación o llora por la muerte de su padre, a duras penas evita imaginarse a si misma caminando o llorando. Desde su más temprana infancia se le ha enseñado a examinarse continuamente."

John Berger - (Modos de ver)





"Una donna deve costantemente osservare se stessa. E' quasi continuamente accompagnata dall'immagine che lei ha di sé stessa. Che cammini attraverso una stanza o pianga alla morte di suo padre, non può quasi evitare di immaginare se stessa camminare o piangere. Fin dalla più giovane età le è stato insegnato ed è stata persuasa di controllare continuamente sé stessa."

John Berger - (Modi di vedere)





"Kadın hiç durmadan kendini seyretmek zorundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle dolaşır. Bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendini yürürken ya da ağlarken görür. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona."

John Berger - (Görme Biçimleri)


Monica Bellucci



Vincenzo Cardarelli - (Autunno)

AUTUNNO

Autunno. Già lo sentimmo venire
nel vento d'agosto,
nelle piogge di settembre
torrenziali e piangenti,
e un brivido percorse la terra
che ora, nuda e triste,
accoglie un sole smarrito.
Ora passa e declina,
con lentezza indicibile,
il miglior tempo della nostra vita
e lungamente ci dice addio.

Vincenzo Cardarelli

(Corneto Tarquinia, 1 maggio 1887 – Roma, 18 giugno 1959), è stato un poeta, scrittore e giornalista italiano.





AUTUMN

Autumn. We felt its coming
in the wind of August,
in the rains of September
torrential and weeping
and a shiver ran through the earth
which now, bare and sad,
welcomes a bewildered sun.
Now it passes and declines,
in this Autumn that progresses
with unspeakable slowness,
the best time of our life
and lengthily bids us farewell.

Vincenzo Cardarelli

(May 1, 1887 - June 18, 1959) was an Italian journalist, writer and poet.

Translated by http://literaryjoint.blogspot.com/2012/10/autunno-autumn-by-vincenzo-cardarelli.html





OTOÑO

Otoño. Ya lo sentimos llegar
en el viento de agosto,
en las lluvias de septiembre
torrenciales y llorosas,
y un escalofrío recorre la tierra,
que ahora -desnuda y triste-
acoge un sol extraviado.
En este otoño que camina elegante,
con indecible lentitud,
ahora pasa y declina
el mejor tiempo de nuestra vida,
y largamente nos dice adiós.

Vincenzo Cardarelli

(1 mayo 1887 - 18 junio 1959) Italiano periodista, escritor y poeta.





SONBAHAR

Sonbahar. Daha ağustos rüzgârında,
eylül yağmurlarında
duyumsadık geldiğini
sel sel, ağlamaklı
birden ürperdi toprak
şimdi, üzgün ve çıplak,
kararsız güneşi karşılıyor.
Geçiyor artık, tükeniyor
tarifsiz bir tembellikle
ilerleyen bu sonbaharda
yaşamımızın en güzel çağı
uzun uzun elveda diyor bize.

Vincenzo Cardarelli

(01 Mayıs 1887 - 18 Haziran 1959) İtalyan şair, yazar ve gazeteci.

Çeviri: Gülbende Kuray


Photo by Maria Grazia Galatà




Pablo Neruda - (Soneto XVII)

SONETO XVII

No te amo como si fueras rosa de sal, topacio
o flecha de claveles que propagan el fuego:
te amo como se aman ciertas cosas oscuras,
secretamente, entre la sombra y el alma.

Te amo como la planta que no florece y lleva
dentro de sí, escondida, la luz de aquellas flores,
y gracias a tu amor vive oscuro en mi cuerpo
el apretado aroma que ascendió de la tierra.

Te amo sin saber cómo, ni cuándo, ni de dónde,
te amo directamente sin problemas ni orgullo:
así te amo porque no sé amar de otra manera,

sino así de este modo en que no soy ni eres,
tan cerca que tu mano sobre mi pecho es mía,
tan cerca que se cierran tus ojos con mi sueño.

Pablo Neruda - (Cien sonetos de amor, 1959)





SONNET XVII

I do not love you as if you were salt-rose, or topaz,
or the arrow of carnations the fire shoots off.
I love you as certain dark things are to be loved,
in secret, between the shadow and the soul.

I love you as the plant that never blooms
but carries in itself the light of hidden flowers;
thanks to your love a certain solid fragrance,
risen from the earth, lives darkly in my body.

I love you without knowing how, or when, or from where.
I love you straightforwardly, without complexities or pride;
so I love you because I know no other way

than this: where I does not exist, nor you,
so close that your hand on my chest is my hand,
so close that your eyes close as I fall asleep.

Pablo Neruda - (100 Love Sonnets, 1959)

Translation from poetryconnection.net





SONETTO XVII

Non t'amo come se fossi rosa di sale, topazio
o freccia di garofani che propagano il fuoco:
t'amo come si amano certe cose oscure,
segretamente, tra l'ombra e l'anima.

T'amo come la pianta che non fiorisce e reca
dentro di sé, nascosta, la luce di quei fiori;
grazie al tuo amore vive oscuro nel mio corpo
il concentrato aroma che ascese dalla terra.

T'amo senza sapere come, né quando, né da dove,
t'amo direttamente senza problemi né orgoglio:
così ti amo perché non so amare altrimenti

che così, in questo modo in cui non sono e non sei,
così vicino che la tua mano sul mio petto è mia,
così vicino che si chiudono i tuoi occhi col mio sonno.

Pablo Neruda - (Cento Sonetti D'amore, 1959)





SONNET XVII

Je ne t'aime pas comme rose de sel, ni topaze
Ni comme flèche d’oeillets propageant le feu:
Je t’aime comme l’on aime certaines choses obscures,
De façon secrète, entre l’ombre et l’âme.

Je t’aime comme la plante qui ne fleurit pas
Et porte en soi, cachée, la lumière de ces fleurs,
Et grâce à ton amour dans mon corps vit l’arôme
Obscur et concentré montant de la terre.

Je t’aime sans savoir comment, ni quand, ni d’où,
Je t’aime directement sans problèmes ni orgueil:
Je t’aime ainsi car je ne sais aimer autrement,

Si ce n’est de cette façon sans être ni toi ni moi,
Aussi près que ta main sur ma poitrine est la mienne,
Aussi près que tes yeux se ferment sur mon rêve.

Pablo Neruda - (La centaine d'amour, 1959)

Traduit par Ricard Ripoll i Villanueva





AŞK SONESİ – XVII –

Tuzun gülü gibi ya da topaz gibi
ya da ateşi çoğaltan karanfillerin oku gibi sevmem seni:
karanlık bazı şeylerin, gizlice, gölgeyle ruh arasında,
sevildiği gibi severim seni.

Çiçeklerin ışığını içinde gizleyen
çiçeklenmeyen bitki gibi severim seni,
ve teşekkürler aşkına, kasvetle bedenimde
yaşar topraktan yükselen kesif rayiha.

Severim seni bilmeden nasıl, ne zaman, nereden,
basitçe severim seni, sorunsuz ve gurursuz,
başka türlü sevmeyi bilmediğim için böyle severim seni.

Fakat ne sen varsın ne de ben,
öyle yoğun ki sevdamız, bağrımdaki elin elimdir,
öyle yoğun ki, uyuduğumda kapanan gözlerindir.

Pablo Neruda - (Yüz Aşk Sonesi’nden, 1959)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy





SONE XVII

Tuzun gülü olmasaydın sevmezdim seni
ya da ateşi metheden karanfillerin oku:
Seviyorum seni belirgin, sevgisi gibi karanlık nesnelerin,
gizliden gizliye, gölge ile ruh arasında.

Seviyorum seni çiçek açmayan otlar gibi,
Taşır elbet içinde bir şeyler, gizlidir ışığı o çiçeklerin,
şükrederim aşkına, yaşar bedenimde gölgesi
inceden inceye bir koku tüten toprağın.

Nasıl olduğunu bilmeden seviyorum seni, ne zaman, nerede?
Dolaysız seviyorum seni sorgusuz ve onursuz,
Böyle seviyorum seni, bilmeden başka bir davranış;

başka bir yolumuz var mı ki seninle benim,
böyle yakınken göğsümde benim olan ellerin,
böyle yakınken düşümle kapanmış gözlerin.

Pablo Neruda - (100 Aşk Sonesi, 1959)


Subway Lovers. New York, 1949, by Arthur Leipzig



Erich Fromm - (The Art of Loving)

"Love is an activity, not a passive affect; it is a "standing in," not a "falling for." In the most general way, the active character of love can be described by stating that love is primarily giving, not receiving."

Erich Fromm - (The Art of Loving)





"Sevgi bir etkinliktir; edilgen bir olay değildir; bir şeyin içinde olmaktır, bir şeye kapılmak değildir. Sevginin etkin özelliği, en genel biçimde şöyle tanımlanabilir; Sevgi vermektir, almak değildir."

Erich Fromm - (Sevme Sanatı)


Couple on pier looking out to sea, Piombino, Italy, 1982, by Erich Hartmann

Erich Fromm - (The Art of Loving)

"To love somebody is not just a strong feeling - it is a decision, it is a judgment, it is a promise. If love were only a feeling, there would be no basis for the promise to love each other forever. A feeling comes and it may go. How can I judge that it will stay forever, when my act does not involve judgement and decision?"

Erich Fromm - (The Art of Loving)





"Birisini sevmek yalnız güçlü bir duyguya kapılmak değildir; bir karardır, bir yargıdır, bir söz vermedir. Sevgi yalnızca duygudan oluşsaydı birbirine ölünceye dek sevmek için söz vermek gerekmezdi. Duygular gelip geçicidir. Eyleme yargı ve karar karışmamışsa o duygunun ölünceye dek süreceğini nasıl bilebiliriz?"

Erich Fromm - (Sevme Sanatı)


Lovers, 1944, photo by Peter Stackpole