29 Mayıs 2014 Perşembe

Julio Cortázar — (62 Modelo para armar)

Polanco les había prestado su departamento hasta que Austin encontrara trabajo en alguna de esas boîtes del barrio latino donde un laúd podía ser escuchado sin demasiados bostezos. Calac, que no ocultaba demasiado el rencor que le tenía a Austin, protestó cuando Polanco adujo razones de humanidad y le pidió permiso para instalarse en su pieza por un par de semanas, pero convino en que tantos sacrificios se hacían por Celia y no por el laudista.

— Vos comprendes que ya es tiempo de que Austin se entere verdaderamente de lo que es una mujer —había dicho Polanco—. El pobre no tuvo suerte hasta ahora, primero con el duc d’Aumâle y después con esa función de zángano que le asignaron en Londres y sobre la que no abundaré para no molestarte.

— Ándate al reverendo carajo —fue la simple admonición de Calac, que en esos días empezaba a escribir un libro como antídoto de malos recuerdos.

Austin se enteró como esperaba Polanco, temerosamente, con una ansiedad en la que entraban las noches, el amor y el crujido de las almendras saladas que a Celia le gustaban tanto, y Celia también se enteró, las ceremonias previsibles, los murmullos del nuevo lenguaje, completamente olvidados de que había que empezar a vivir, tendidos boca arriba mirando la claraboya donde a veces pasaban las patas de una paloma y las sombras de las nubes. Tan lejos ya de esa primera tarde cuando Celia había murmurado: "Vuélvete, no quiero que me mires", mientras sus dedos inseguros buscaban los botones de la blusa. Yo me había desnudado más lejos, escondido a medias por la hoja entornada del armario, y al volver había visto el dibujo de su cuerpo bajo la sábana, una mancha de sol sobre la alfombra, una media que parecía flotar en la barra de bronce de la cabecera. Había esperado un momento, incapaz todavía de creer que todo eso era posible, me había echado una bata sobre los hombros y después, de rodillas junto a la cama, había tirado lentamente de la sábana hasta ver asomar el pelo de Celia, su perfil pegado a la almohada, los ojos cerrados, el cuello y los hombros, desde ahí algo como una diosa niña saliendo lentamente del agua mientras la sábana seguía bajando y el misterio se volvía sombra azul y rosa bajo las manchas del sol de la claraboya, un cuerpo Bonnard naciendo trazo a trazo bajo mi mano que tiraba de la sábana conteniendo el deseo de arrancarla de un tirón, revelando el misterio de lo nunca visto por nadie, el nacimiento de la espalda, los senos mal defendidos por los brazos cruzados, la cintura delgada, el lunar del nacimiento de la grupa, la línea de sombra que dividía su carne y se perdía entre los muslos protectores, la tersura de las corvas y otra vez lo familiar, las pantorrillas tostadas, lo diurno y común después de esa zona guardada, los tobillos y los pies como caballitos dormidos en lo hondo de la cama. Todavía incapaz de alterar su inmovilidad ofrecida y temerosa al mismo tiempo, me incliné sobre Celia y miré muy de cerca ese país de suave orografía. Debió de pasar tanto tiempo, quizá con los ojos cerrados el tiempo era diferente, primero había sido un gran silencio, un zapato cayendo en el piso, una hoja de armario que chirriaba, una cercanía, después había sentido que las sábanas se corrían poco a poco, y a cada instante había esperado el peso de su cuerpo contra el mío para volverme y abrazarlo y pedirle que fuera bueno y tuviera paciencia, pero la sábana seguía bajando y sentí miedo, una imagen diferente volvió por un segundo y estuve a punto de gritar, pero era tonto, sabía que era tonto y hubiera preferido volverme de golpe y sonreírle, pero no quería verlo así desnudo como una estatua al lado de la cama, seguía esperando mientras la sábana bajaba hasta que yo también me sentí desnuda y no pude más y me enderecé volviéndome, y Austin estaba envuelto en una bata y de rodillas y mirándome, y yo busqué la sábana para taparme pero él la había tirado lejos y ahora me miraba de frente y sus manos buscaban mis senos, anochecer, claraboya borrosa, pasos en la escalera, crujido del armario, tiempo, almendras, los chocolates, la noche, el vaso de agua, estrella tragaluz, calor, agua de colonia, vergüenza, pipa, manta, vuélvete, así, cansada, ¿sientes?, tápame, llaman a la puerta, déjame, sed, hueles a mar revuelto, tú a tabaco de pipa, de niño me bañaban con agua de afrecho, de niña me decían Lala, ¿está lloviendo?, aquí eres trigueña, tonto, tengo frío, no me mires así, tápame otra vez, almendras, ¿quién te regaló ese perfume?, Tell, creo, por favor, tápame un poco más, ¿pero entonces era miedo, por eso te quedabas tan quieta?, sí, ya te contaré, perdóname, no pensé que tendrías miedo, me pareció solamente que esperabas, desde luego que esperaba, que te esperaba.

— Sabes, me alegro tanto de que hayamos esperado —dijo Austin—. No te lo puedo explicar, me sentía como... No sé, un pájaro marino suspendido en el aire sobre una pequeña isla, y hubiera querido quedarme así toda una vida antes de posarme en la isla, oh ríete, gran idiota, te lo explico como puedo, y además no era cierto que hubiera querido quedarme así toda una vida, desde luego que no, de qué me hubiera servido eso sin el después, sin sentirte llorar contra mí.

— Cállate —dijo Celia, tapándole la boca—. Gran bruto.

— Torpe, tonta, ineficaz, resbaladiza, equivocada.

— Torpe tú. Mira.

— Nada puede parecerme más lógico.

— Porque no serás tú quien se tome el trabajo.

— Yo la llevaré a la terraza —dijo Austin magnánimo.

— Almendras —pidió Celia.

Julio Cortázar — (62 Modelo para armar, 1968)





Austin Latin Mahallesinde fazlaca esnemeye maruz kalmadan lavta çalabileceği bir boite'de iş bulana kadar Polanco evinde kalmalarına izin vermişti. Austin'e karşı duyduğu kızgınlığı gizleyemeyen Calac bu işe karşı çıkmıştı ama Polanco insancıl güdülerle hareket ettiğini söyleyerek bir iki hafta onunla kalmak için izin isteyince Calac da bütün bu fedakarlıkların lavtacı için değil Celia için yapıldığını kabul etmişti.

"Austin'in bir kadının gerçekte ne olduğunu anlamasının zamanı geldi." demişti Polanco. "Zavallının şimdiye kadar şansı hiç yaver gitmemiş, önce Duc d'Aumale, sonra Londra'da ona yüklenen şu erkek arı işlevi, seni sıkmamak için diğer ayrıntılardan söz etmeyeceğim.

"Cehenneme git" cevabını vermişti Calac kısaca, kötü anılara panzehir olsun diye bir kitap yazmaya başlamıştı o sıralarda.

Polanco'nun umduğu gibi, Austin korkuyla ve geceleri kaplayan bir endişeyle, aşkı ve Celia'nın çok sevdiği tuzlu bademlerin çıtırtısını bulmuştu, yaşama başlamaları gerektiğini tamamen unutarak, sırtüstü yere yatıp zaman zaman bir güvercin ayağının ya da bir bulut gölgesinin göründüğü çatı penceresine bakarak. Kararsızlıkla bluzunun düğmelerini açmaya başlayan Celia'nın: "Arkanı dön, bana bakmanı istemiyorum." diye mırıldandığı o ilk ikindiyi çoktan geride bırakmışlardı.

Uzakta soyunmuştum, elbise dolabının aralık kapılarından birinin arkasına saklanarak; yanına döndüğümde Celia'nın örtünün altındaki gövdesinin hatlarını gördüm, halıda bir parça güneş ışığı vardı, ayakucunun bronz parmaklıklarının üzerinde yüzer gibi görünen bir çorap. Bütün bunların mümkün olduğuna inanamadan bir an durakladım, sırtıma bir sabahlık almıştım, sonra yatağın kenarına diz çöktüm ve örtüyü ağır ağır kaldırdım; Celia'nın saçları göründü, yastığa yapışmış profili, kapalı gözleri, boynu ve omuzları, ağır ağır sudan çıkan bir çocuk tanrıça gibiydi örtü inerken gizem, çatı penceresindeki güneş lekeleri altında mavi pembe bir gölgeye dönüştü, çizgi çizgi beliren bir Bonnard bedeni örtüyü açan elimin altında, örtüyü fırlatıp atmamak için direnerek, daha önce kimse tarafından görülmemiş olan o gizemi açığa çıkaran elimin altında, sırtın başlangıcı, çaprazlanmış kolların pek örtemediği göğüsler, ince bel, kalçasının başlangıcındaki ben, teni ikiye ayıran ve koruyucu kalçalar arasında kaybolan o gölge hattı, dizlerin arkasındaki gerginlik ve tekrar o tanıdık baldırlar, korunan bölgeden sonra gelen günlük, sıradan bölge, yatağın en derin yerinde uyuyan midillilere benzeyen bilekler ve ayaklar. Hem doğal olan hem de korku veren kımıltısızlığını bozmayı başaramadan Celia'nın üzerine eğildim ve o yumuşak dağlar coğrafyasına yakından baktım. (Austin)

Herhalde çok uzun sürmüştür. Belki insan gözlerini kapayınca zaman değişir. Önce büyük bir sessizlik oldu, yere düşen bir ayakkabı, gıcırdayan bir dolap kapağı, bir yakınlık, sonra örtünün ağır ağır aşağı çekildiğini hissettim ve anbean Austin'in gövdesinin ağırlığını gövdemde duymayı bekledim, dönüp ona sarılmak için ve bana iyi davranmasını, sabırlı olmasını söylemek için ama örtü indikçe indi ve ben korkmaya başladım. Başka bir görüntü geldi tekrar gözlerimin önüne, neredeyse bağıracaktım ama aptalcaydı, aptalca olduğunu biliyordum ve birdenbire dönüp ona gülümsemeyi tercih ederdim ama onu öyle görmek istemiyordum, yatağın kenarında duran çıplak bir heykel gibi, örtü indirilirken bekledim, ta ki ben de kendimi çıplak hissedene kadar ve daha fazla dayanamayarak doğrulup ona döndüm ve Austin bir sabahlığa sarınmış, yere diz çökmüş bana bakıyordu, ben de sarınmak için örtüye uzandım ama onu kenara atmıştı ve dosdoğru bana bakıyordu ve elleri göğüslerime uzanmıştı, gün batımı, loş bir çatı penceresi, merdivendeki ayak sesleri, dolabın gıcırtısı, zaman, bademler, çukulata, gece, bardaktaki su, çatı penceresi, yıldız, sıcak, kolonya, utanç, pipo, çarşaf, dön, böyle, yorgun, bir ses duydun mu? Ört üstümü, birisi kapıyı çalıyor, bırak beni, susuzluk, fırtınalı bir deniz gibi kokuyorsun, pipo tütünü gibi, küçük bir çocukken beni kepek suyuyla yıkarlardı, küçük bir kızken bana Lala derlerdi, yağmur mu yağıyor? Buran kumral, aptal, üşüdüm, bana öyle bakma, üstümü tekrar ört, bademler, sana bu parfümü kim verdi? Tell galiba, lütfen biraz daha ört üstümü, peki korkmuş muydun, onun için mi o kadar sessizdin? Evet, sonra anlatırım, kusura bakma, korkacağını düşünmemiştim, sadece bekliyorsun sanmıştım, tabii ki bekliyordum, seni bekliyordum. (Celia)

"Suss" dedi Celia ağzını kapatarak. "Koca aptal."

"Sakar, aptal, yetersiz, kaypak, hepsi yanlış."

"Sakar sensin. Şuraya bak."

"Bu gayet mantıklı."

"Çünkü kabak senin başına patlamayacak."

"Terasa ben götürürüm" dedi Austin kahramanca.

"Badem alsana" dedi Celia.

Julio Cortázar — (62 Maket Seti, 1968)

Çeviri: Aslı Biçen (Ayrıntı Yayınları)


Photo by Pavel Kiselev

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Octavio Paz - (Paisaje)

PAISAJE

Peña y precipicio,
más tiempo que piedra,
materia sin tiempo.

Por sus cicatrices
sin moverse cae
perpetua agua virgen.

Reposa lo inmenso
piedra sobre piedra,
piedras sobre aire.

Se despliega el mundo
tal cual es, inmóvil
sol en el abismo.

Balanza del vértigo:
las rocas no pesan
más que nuestras sombras.

Octavio Paz





LANDSCAPE

Rock and precipice,
more time than stone, this
timeless matter.

Through its cicatrices
falls without moving
perpetual virgin vater.

Immensity reposes here
rock on rock,
rocks over air.

The world's manifest
as it is: a sun
immobile, in the abyss.

Scale of vertigo:
the crags weigh
no more than our shadows.

Octavio Paz

Translated by Charles Tomlinson





MANZARA

Kaya ve uçurum,
daha çok zaman kayadan, bu
zamansız madde.

Yaranın zarı içinden
düşer kımıltısız
sonsuz bakire su.

Enginlik dinlenir burada,
kaya üstünde kaya
kayalar üstünde hava.

Dünyanın bildirisi
olduğu gibi: bir güneş
kımıltısız, cehennemde.

Başdönmesinin dengesi:
kayalığın ağırlığı
gölgelerimizden fazla değil.

Octavio Paz

Çeviri: İsmail Haydar Aksoy


Photo by Lucien Clergue

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Eduardo Galeano - (El libro de los abrazos)

"Silba el viento dentro de mí. Estoy desnudo. Dueño de nada, dueño de nadie, ni siquiera dueño de mis certezas, soy mi cara en el viento, a contraviento, y soy el viento que me golpea la cara."

Eduardo Galeano - (El libro de los abrazos)





"The wind whistles within me. I am naked. Master of nothing, master of no one, not even master of my own convictions, I am my face in the wind, against the wind, and I am the wind that strikes my face."

Eduardo Galeano - (The Book of Embraces)






"Rüzgar, içimde ıslık çalıyor. Çıplağım. Hiçbir şeyin hiç kimsenin efendisi değilim, kendi inançlarımın bile. Rüzgara karşı duran, rüzgarın çarptığı şu yüzüm ben yalnızca: yüzüme çarpan rüzgar da benim."

Eduardo Galeano - (Kucaklaşmanın Kitabı)


Photo by Mariano Belmar




25 Mayıs 2014 Pazar

René Char - (Mon amour à la robe de phare bleu)

MON AMOUR A LA ROBE DE PHARE BLEU

Mon amour à la robe de phare bleu,
je baise la fièvre de ton visage
où couche la lumière qui jouit en secret.

J'aime et je sanglote. Je suis vivant
et c'est ton coeur cette Etoile du Matin
à la durée victorieuse qui rougit avant
de rompre le combat des Constellations.

Hors de toi, que ma chair devienne la voile
qui répugne au vent.

René Char





MY LOVE IN THE BLUE-BEACON DRESS

My love in the blue-beacon dress,
I kiss the fever of your face
where the light lies taking its secret joy.

I love and am sobbing. I am alive
and your heart is this Morning Star
with the victorious endurance blushing
before breaking the battle of Constellations.

Distant from you, may my body be the sail
shunning the wind.

René Char

Translated by Mary Ann Caws





MI AMOR CON VESTIDO DE FARO AZUL

Mi amor con vestido de faro azul,
beso la fiebre de tu rostro
donde se acuesta la luz que goza en secreto.

Amo y sollozo. Estoy vivo
y es tu corazón esta Estrella Matinal
de duración victoriosa que enrojece antes
de domeñar el combate de las Constelaciones.

Fuera de ti, conviértase mi carne en la vela
que repele al viento.

René Char

Versión de Jorge Riechmann





SEVDİĞİMİN GİYSİSİ DENİZ FENERİ MAVİ

Sevdiğimin giysisi deniz feneri mavi
öpüyorum yalımını yüzünün
ışınların gizli bir sevinçle uyuduğu.

Seviyorum, hıçkırıyorum. Dipdiriyim
ve senin yüreğin bu Sabah Yıldızı
kızaran, o yengi saatinde
savaşı başlamadan burçların.

Yellerle yaralanan
yelkene dönsün etim,
senden uzakta.

René Char

Çeviri: Cevat Çapan


Photo by Franco Fontana

René Char / Eros suspendu

EROS SUSPENDU

La nuit avait couvert la moitié de son parcours. L'amas des cieux allait à cette seconde tenir en entier dans mon regard. Je te vis, la première et la seule, divine femelle dans les sphères bouleversées. Je déchirai ta robe d'infini, te ramenai nue sur mon sol. L'humus mobile de la terre fut partout.

Nous volons, disent tes servantes, dans l'espace cruel, — au chant de ma trompette rouge.

René Char





SUSPENDED EROS

The night covered half of your course. The accumulation of the skies was all kept into my look at this moment. I saw you, the first and the only one, divine female in the greatly disturbed spheres. I tore your dress of infinity, brought you back naked onto my soil. The mobile humus of the earth was everywhere.

We are flying, say your servants, in cruel space, to the song of my red trumpet.

René Char





EROS SUSPENDIDO

La noche había completado la mitad de su recorrido. En ese mismo instante el enjambre de los cielos iba a caber enteramente en mi mirada. Te vi, primera y única, hembra divina en las revueltas esferas. Desgarré tu vestidura de infinito: desnuda te restituí a mi suelo. El humus móvil de la tierra llegó a todas partes.

Volamos, dicen tus criadas, por el espacio cruel --mientras canta mi trompeta roja.

René Char





ASILI EROS

Gece, yolunu yarılamıştı. Göklerin yığını, o anda tümüyle sığacaktı bakışıma. Seni gördüm, ilk ve tek, yıkılmış kürelerdeki tanrısal dişi. Sonsuzluk giysini yırttım, toprağıma getirdim seni, çırılçıplak. Çürümüş yaprakların devingen tortusu her yanımızı sardı.

Uçuyoruz, diyor hizmetçilerin, acımasız uzayda, - kızıl borazanımın türküsü eşliğinde.

René Char

Çeviri: Samih Rıfat Horozcu


Photo by Pavel Kiselev

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Federico García Lorca - (La balada del agua del mar)

LA BALADA DEL AGUA DEL MAR

El mar
sonríe a lo lejos.
Dientes de espuma,
labios de cielo.

—¿Qué vendes, oh joven turbia
con los senos al aire?

—Vendo, señor, el agua
de los mares.

—¿Qué llevas, oh negro joven,
mezclado con tu sangre?

—Llevo, señor, el agua
de los mares.

—¿Esas lágrimas solobres
de dónde vienen, madre?

—Lloro, señor, el agua
de los mares.

—Corazón y esta amargura
seria, ?de dónde nace?

—¡Amarga mucho el agua
de los mares!

El mar
sonríe a lo lejos.
Dientes de espuma,
labios de cielo.

Federico García Lorca





BALLAD OF THE WATER OF THE SEA

The sea
smiles from far off.
Teeth of foam,
lips of sky.

- What do you sell, oh, turbid maid,
with your breasts to the wind?

- I sell, sir, the water
of the seas.

- What do you carry, oh, black youth,
mixed with your blood?

- I carry, sir, the water
of the seas.

- These salt tears,
Mother, from where do they come?

- I weep, sir the water
of the seas.

- Heart; and this grave
bitterness, where was it born?

- Very bitter is the water
o the seas!

The sea
smiles from far off.
Teeth of foam,
lips of sky.

Federico García Lorca

Translated by Lloyd Mallan





LA BALLADE DE L'EAU DE MER

La mer
Sourit au loin
Dents d'écume
Lèvres de ciel.

- Que vends-tu, ô fille trouble,
Poitrine découverte ?

- Ce que je vends, c'est l'eau
De la mer.

- Que portes-tu, garçon noir,
À quoi ton sang se mêle ?

- Ce que je porte, c'est l'eau
De la mer

- Dis, ces larmes salées,
D'ou viennent-elles, mère?

Ce que je pleure, c'est l'eau
De la mer.

- Mon coeur, et cette amertume
Profonde, d'où naît-elle?

- Bien amers nous rend l'eau
De la mer

La mer
Sourit au loin.
Dents d'écume
Lèvres de ciel.

Federico García Lorca





LA BALLATA DELL'ACQUA DEL MARE

Il mare
sorride in lontananza.
Denti di schiuma,
labbra di cielo.

- Che cosa vendi, oh giovane torbida,
con quei tuoi seni al vento?

- Vendo, signore, l’acqua
dei mari.

- Che cosa porti, oh nero giovane
mescolato al tuo sangue?

- Porto, signore, l'acqua
dei mari.

- Queste lacrime salmastre,
da dove vengono, madre?

- Piango, signore, l’acqua
dei mari.

- Mio cuore, e questa amarezza
seria, da dove nasce?

- Quanto amareggia l’acqua
dei mari!

Il mare
sorride in lontananza.
Denti di schiuma,
labbra di cielo.

Federico García Lorca





DENİZ SUYU TÜRKÜSÜ

Deniz
gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten
dudakları gök.

"Ne satarsın, deli kız,
rüzgârda memelerin?"

"Suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin."

"Ne taşırsın, kara oğlan,
kanınla karıştırıp?"

"Suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin."

"Bu tuzlu gözyaşları, ana,
nerden gelirler?"

"Ağlarım suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin."

"Bu derin sızı, gönül,
nerden doğdu oy?"

"Ne acıymış, ne acı
suları denizlerin!"

Deniz
gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten,
dudakları gök.

Federico García Lorca

Çeviri: Cevat Çapan


Veracruz, México, photo by Belle Vie

23 Mayıs 2014 Cuma

Mikhail Lermontov - (To A. O. Smirnov)

TO A. O. SMIRNOV

If you are here, I want to hear,
You’re absent – I’ve a lot to say;
But, mute, you look at me severe,
And I am silent on my way.

What can I do? I haven’t a blessing
To please you with my simple tongue...
All this could sometimes be great fun,
If were not so much distressing...

Mikhail Lermontov

Translated by Yevgeny Bonver





A. O. SMİRNOVA'YA

Siz yokken çok şey söylemek istiyorum size
Yanınızdayken sizi dinlemek istiyorum
Fakat susarak bakıyorsunuz bana sertçe,
Ben de utançla ve şaşkınlıkla susuyorum

Ne yapayım ki çekemem ilginizi
Söyleyeceğim beceriksiz sözlerle
Bütün bunlar çok gülünç olabilirdi
Keder verici olmasalardı böyle

Mihail Lermontov


Photo by Olga Curly

Edgar Allan Poe / A dream within a dream

A DREAM WITHIN A DREAM

Take this kiss upon the brow!
And, in parting from you know,
Thus much let me awow
You are not wrong, who deem
That my days have been a dream;
Yet if hope has flown away
In a night, or in a day,
In a vision, or in none,
Is it therefore the less gone?
All that we see or seem
Is but a dream within a dream.

I stand amid the roar
Of a surf-turmented shore,
And I hold within my hand
Grains of the golden sand
How few! Yet how they creep
Through my fingers to the deep,
While I weep – while I weep!
O God! Can I not grasp
Them with a tighter clasp?
O God! Can I not save
One from the pitiless wave?
Is all that we see or seem
But a dream within a dream?

Edgar Allan Poe





UN RÊVE DANS UN RÊVE

Tiens! ce baiser sur ton front! Et, à l’heure où je te quitte, oui, bien haut, que je te l’avoue: tu n’as pas tort, toi qui juges que mes jours ont été un rêve; et si l’espoir s’est enfui en une nuit ou en un jour, — dans une vision ou aucune, n’en est-il pour cela pas moins PASSÉ? Tout ce que nous voyons ou paraissons n’est qu’un rêve dans un rêve.

Je reste en la rumeur d’un rivage par le flot tourmenté et tiens dans la main des grains du sable d’or — bien peu! encore comme ils glissent à travers mes doigts à l’abîme, pendant que je pleure — pendant que je pleure! Ô Dieu! ne puis-je les serrer d’une étreinte plus sûre? Ô Dieu! ne puis-je en sauver un de la vague impitoyable? Tout ce que nous voyons ou paraissons, n’est-il qu’un rêve dans un rêve?

Edgar Allan Poe

Traduction de Stéphane Mallarmé





UN SUEÑO DENTRO DE UN SUEÑO

¡Toma este beso en tu frente!
Y, en el momento de abandonarte,
déjame confesarte lo siguiente:
no te equivocas cuando consideras
que mis días han sido un sueño;
y si la esperanza se ha desvanecido
en una noche o en un día,
en una visión o fuera de ella,
¿es por ello menos ida?
Todo lo que vemos o parecemos
no es más que un sueño en un sueño.

Yo permanezco en el rugido
de una ribera atormentada por las olas,
y aprieto en la mano
granos de arena de oro.
¡Qué pocos y cómo se escurren
entre mis dedos al abismo,
mientras lloro, mientras lloro!
¡Oh Dios!, ¿no puedo yo estrecharlos
con más ceñido puño?
¡Oh, Dios!, ¿no puedo salvar
ni uno, de la despiadada ola?
¿Todo lo que vemos o parecemos
no es más que un sueño dentro de un sueño?

Edgar Allan Poe





UN SOGNO DENTRO UN SOGNO

Questo mio bacio accogli sulla fronte!
E, da te ora separandomi,
lascia che io ti dica
che non sgabi se pensi
che furono un sogno i miei giorni;
e, tuttavia, se la speranza volo' via
in una notte o in un giorno,
in una visione o in nient' altro,
e' forse per questo meno svanita?
Tutto quello che vediamo, quel che sembriamo
non e' che un sogno dentro un sogno.

Sto nel fragore
di un lido tormentato dalla risacca,
stringo in una mano
granelli di sabbia dorata.
Soltanto pochi! E pur come scivolano via,
per le mie dita, e ricadono sul mare!
Ed io piango - io piango!
O Dio! Non potro' trattenerli con una stretta piu' salda?
O Dio! Mai potro' salvarne
almeno uno, dall' onda spietata?
Tutto quel che vediamo, quel che sembriamo
non e' che un sogno dentro un sogno?

Edgar Allan Poe





DÜŞ İÇİNDE BİR DÜŞ

Bir öpücük kondurayım alnına
Ayrılırken seninle şu anda
Açıklıyorum işte sana
Haklıydın, evet, günlerim bir düşten
Başka bir şey değildi gerçekten
Ancak umut çekip de gitmişse
Bir günde veya bir gecede
Bir düşte, hiçbir şeyde ya da
Umut nedir ki gidenler arasında
Tüm gördüğümüz, göründüğümüz
Yalnızca düş içinde bir düş

Dalgaların dövdüğü bir kıyının
Uğultuları arasında duruyorum
Avuçlarımın içinde altın
Gibi kum taneleri tutuyorum
Ne kadar azlar, kayıyorlar nasıl da
Parmaklarımın arasında uçuruma
Gözyaşlarım dökülürken usulca
Daha bir sıksam avucumu, Tanrım!
Onları elimde tutamaz mıyım?
Acımasız dalgaların elinden
Birini olsun kurtaramaz mıyım?
Göründüğümüz veya gördüğümüz her şey
Düş içinde bir düş değil de ne?

Edgar Allan Poe

Çeviri: Tozan Alkan


Photo by Mark Kauffman




César Vallejo - (Altura y pelos)

ALTURA Y PELOS

¿Quién no tiene su vestido azul?
¿Quién no almuerza y no toma el tranvía,
con su cigarrillo contratado y su dolor de bolsillo?
¡Yo que tan sólo he nacido!
¡Yo que tan sólo he nacido!

¿Quién no escribe una carta?
¿Quién no habla de un asunto muy importante,
muriendo de costumbre y llorando de oído?
¡Yo que solamente he nacido!
¡Yo que solamente he nacido!

¿Quién no se llama Carlos o cualquier otra cosa?
¿Quién al gato no dice gato gato?
¡Ay, yo que sólo he nacido solamente!
¡Ay! ¡yo que sólo he nacido solamente!

César Vallejo





HEIGHT AND HAIR

Who doesn’t own a blue suit?
Who doesn’t eat lunch and board the streetcar,
with his bargained-for cigarette and his pocket-sized pain?
I who was born so alone!
I who was born so alone!

Who doesn’t write a letter?
Who doesn’t talk about something very important,
dying from habit and crying by ear?
I who solely was born!
I who solely was born!

Who isn’t called Carlos or any other thing?
Who to the kitty doesn’t say kitty-kitty?
Aie! I who alone was solely born!
Aie! I who alone was solely born!

César Vallejo

Translated by Clayton Eshleman, José Rubia Barcia





GÖKYÜZÜ VE TOZ

Kimin mavi bir giysisi yok ki dolabında?
Kim yapmaz ki kahvaltı, binmez ki tramvaya,
yok ki ağzında tükenmez cıgarası, cüzdanında tasası?
Ben doğmuşum bir kez, başka bir şey değil!
Ben doğmuşum bir kez, başka bir şey değil!

Kim yazmaz ki arasıra bir beti?
Kim ki kafasında birşey olmasın
ve ölmesin alışkanlıktan, ağlıya ağlıya notasız?
Ben tek ve yalnız doğmuşum bir kez!
Ben tek ve yalnız doğmuşum bir kez!

Kim adlanmaz ki Carlos ya da falan falan diye?
Kim der ki kediye başka türlü kedi kedi diye?
Ah, ben tek ve yalnız doğmuşum bir kez, başka bir şey değil!
Ah, ben tek ve yalnız doğmuşum bir kez, başka bir şey değil!

César Vallejo

Çeviri: Yıldırım Dağyeli


César Vallejo

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Marguerite Yourcenar - (Fires)

"Two o'clock in the morning. Rats, in the garbage cans, gnaw at dead day's remains: the city belongs to ghosts, to murderers, to sleepwalkers. Where are you, in what bed, in what dream? If I ran into you, you would walk by without seeing me, because we are not seen by our dreams. I am not hungry: tonight I am unable to digest my life. I am tired: I have walked all night to shake off your memory. I am not sleepy: I am not even hungry and death. Sitting on a bench, stupefied in spite of myself by the approaching morning, I stop reminding myself that I am trying to forget you. I close my eyes. Thieves are only after our rings, lovers our bodies, preachers our souls, murderers our lives. They can take mine: I challenge them to change a single thing in it. I throw my head back to feel the movement of the leaves above me... I am in a wood, in a field... Now Time is disguised as a street sweeper, and God maybe as a ragpicker."

Marguerite Yourcenar - (Fires)

Translated in collaboration with the author by Dori Katz





"Sabahın ikisi. Sıçanlar çöp tenekelerinde ölü günün artıklarını kemiriyorlar: Şehir hayaletlere, katillere, uyurgezerlere ait. Neredesin, hangi yatakta, hangi rüyada? Sana rastlasam beni görmeden geçerdin, çünkü rüyalarımız tarafından görülmeyiz. Aç değilim: Bu akşam hayatımı bir türlü hazmedemiyorum. Yorgunum: Hatırandan yakayı sıyırmak için bütün gece yürüdüm. Uykum yok: Ölüm için bile iştahım yok. Bir sıraya oturmuş, sabahın yaklaşmasıyla kendime rağmen sersemlemiş, seni unutmaya çalıştığımı kendime hatırlatmaktan vazgeçiyorum. Gözlerimi yumuyorum. Hırsızlar yalnız yüzüklerimize, âşıklar tenimize, vaizler ruhumuza, katiller canımıza göz dikerler. Benimkini alabilirler: Ondaki hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerine bahse girerim. Tepemde yaprakların kımıldanışını hissetmek için başımı arkaya atıyorum. Bir korudayım, bir tarlada. Zaman’ın çöpçü, tanrı’nın da belki paçavracı kılığına girdiği saat bu."

Marguerite Yourcenar - (Ateşler)


Paris, la nuit, femme seule qui attend, 1946,
by Adolfo Kaminsky

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Pablo Neruda / Tu Risa

TU RISA

Quítame el pan, si quieres,
quítame el aire, pero
no me quites tu risa.

No me quites la rosa,
la lanza que desgranas,
el agua que de pronto
estalla en tu alegría,
la repentina ola
de plata que te nace.

Mi lucha es dura y vuelvo
con los ojos cansados
a veces de haber visto
la tierra que no cambia,
pero al entrar tu risa
sube al cielo buscándome
y abre para mi todas
las puertas de la vida.

Amor mío, en la hora
más oscura desgrana
tu risa, y si de pronto
ves que mi sangre mancha
las piedras de la calle,
ríe, porque tu risa
será para mis manos
como una espada fresca.

Junto al mar en otoño,
tu risa debe alzar
su cascada de espuma,
y en primavera, amor,
quiero tu risa como
la flor que yo esperaba,
la flor azul, la rosa
de mi patria sonora.

Ríete de la noche,
del día, de la luna,
ríete de las calles
torcidas de la isla,
ríete de este torpe
muchacho que te quiere,
pero cuando yo abro
los ojos y los cierro,
cuando mis pasos van,
cuando vuelven mis pasos,
niégame el pan, el aire,
la luz, la primavera,
pero tu risa nunca
porque me moriría.

Pablo Neruda - (Los versos del capitán, 1952)





YOUR LAUGH

Take away my bread, if you will,
take away the air, but
do not take away your laugh.

Do not take away the rose,
the spear which you unsheathe,
the water that all at once
bursts up in your joy,
the sudden wave of plants
that springs up at your feet.

My struggle is hard and sometimes
I come home tired-eyed
from having gazed all day
at the unchanging earth,
but as soon as I come in, your laugh
rises to heaven, seeking me out,
and opens up for me
all the doors of life.

My love, even in the hour
of deepest darkness unsheathe
your laugh, and if suddenly
you see my blood staining
the stones in the street,
then laugh, because your laugh
will be for my hands
like a fresh gleaming sword.

By the sea in autumn
your laugh should spout up
its shower of foam,
and in spring, my love,
I need your laugh
like the long-awaited flower,
the blue flower, the rose
of my melodious homeland.

Laugh at the night,
at the day, at the moon,
laugh at the crookedness
of streets on our island,
at this awkward
boy who loves you,
but when I open
my eyes and close them,
when my footsteps pace on,
and when my footsteps return,
deny me bread, and air,
deny me light, and spring,
but never your laugh,
for I should surely die.

Pablo Neruda - (The Captain's Verses, 1952)

Translated by Brian Cole





TON RIRE

Tu peux m’ôter le pain,
m’ôter l’air, si tu veux :
ne m’ôte pas ton rire.

Ne m’ôte pas la rose,
le fer que tu égrènes
ni l’eau qui brusquement
éclate dans ta joie
ni la vague d’argent
qui déferle de toi.

De ma lutte si dure
je rentre les yeux las
quelquefois d’avoir vu
la terre qui ne change
mais, dès le seuil, ton rire
monte au ciel, me chercha
et ouvrant pour moi toutes
les portes de la vie.

A l’heure la plus sombre
égrène, mon amour,
ton rire, et si tu vois
mon sang tacher soudain
les pierres de la rue,
ris : aussitôt ton rire
se fera pour mes mains
fraîche lame d’épée.

Dans l’automne marin
fais que ton rire dresse
sa cascade d’écume,
et au printemps, amour,
que ton rire soit comme
la fleur que j’attendais,
la fleur guède, la rose
de mon pays sonore.

Moque-toi de la nuit,
du jour et de la lune,
moque-toi de ces rues
divagantes de l’île,
moque-toi de cet homme
amoureux maladroit,
mais lorsque j’ouvre, moi,
les yeux ou les referme,
lorsque mes pas s’en vont,
lorsque mes pas s’en viennent,
refuse-moi le pain,
l’air, l’aube, le printemps,
mais ton rire jamais
car alors j’en mourrais.

Pablo Neruda - (Les Vers du capitaine, 1952)





IL TUO SORRISO

Toglimi il pane, se vuoi,
toglimi l'aria, ma
non togliermi il tuo sorriso.

Non togliermi la rosa,
la lancia che sgrani,
l'acqua che d'improvviso
scoppia nella tua gioia, la repentina onda
d'argento che ti nasce.

Dura è la mia lotta e torno
con gli occhi stanchi,
a volte, d'aver visto
la terra che non si cambia,
ma entrando il tuo sorriso
sale al cielo cercandomi
ed apre per me tutte
le porte della vita.

Amor mio, nell'ora
più oscura sgrana
il tuo sorriso, e se d'improvviso
vedi che il mio sangue macchia
le pietre della strada,
ridi, perché il tuo riso
sarà per le mie mani
come una spada fresca.

Vicino al mare d'autunno
il tuo riso deve innalzare
la sua cascata di spuma,
e in primavera, amore,
voglio il tuo riso come
il fiore che attendevo,
il fiore azzurro, la rosa
della mia patria sonora.

Riditela della notte,
del giorno, della luna,
riditela delle strade
contorte dell'isola,
riditela di questo rozzo
ragazzo che ti ama,
ma quando apro gli occhi
e quando li richiudo,
quando i miei passi vanno,
quando tornano i miei passi,
negami il pane, l'aria,
la luce, la primavera,
ma il tuo sorriso mai,
perché io ne morrei.

Pablo Neruda - (I Versi Del Capitano, 1952)





GÜLÜŞÜN

İstersen yoksun bırak beni ekmekten,
yoksun bırak beni havadan, ama
yoksun bırakma beni gülüşünden.

Yoksun bırakma beni gülden,
kopardığın süsenden,
sevincinde ansızın
çağıldayan sudan,
seni apansız doğuran
gümüş dalgadan.

Savaşımım amansız, ve dönüyorum
yorgun gözlerle
ara sıra değişmeyen
görünüşüne toprağın,
fakat gülüşün vardığında,
yükseliyor göğe ve arıyor beni,
ve açıyor benim için
bütün kapılarını hayatın.

Sevgilim, bu en karanlık zamanda
yayılıyor gülüşün,
ve birden görüyorsun
kanımın püskürdüğünü
caddedeki taşlara,
gül, çünkü
ellerim için gülüşün
serin bir kılıç olacak.

Güzün denize yakın
yükseltecek gülüşün
köpükten çağlayanını,
ve güzde, sevgilim,
beklediğim çiçek gibi
arzulayacağım gülüşünü,
o mavi çiçeği,
ses veren anayurdumun gülünü.

Gecede gülüşün,
gündüzde, ayda,
gülüşün
adanın dolambaçlı sokaklarında,
gülüşün seni seven
bu hantal erkekte;
fakat açtığımda
ve kapattığımda gözlerimi,
uzaklara gittiğimde,
geri döndüğümde,
esirge benden ekmeği, havayı,
ışığı, ilkbaharı,
fakat gülüşünü asla,
yoksa ölürüm ben.

Pablo Neruda - ("Kaptanın Dizeleri"nden, 1952)

Çeviri: İsmail Haydar Aksoy


Study, 2004, by Sylvie Blum






Sylvia Plath - (Mad Girl's Love Song)

MAD GIRL'S LOVE SONG

I shut my eyes and all the world drops dead;
I lift my lids and all is born again.
(I think I made you up inside my head.)

The stars go waltzing out in blue and red,
And arbitrary blackness gallops in:
I shut my eyes and all the world drops dead.

I dreamed that you bewitched me into bed
And sung me moon-struck, kissed me quite insane.
(I think I made you up inside my head.)

God topples from the sky, hell's fires fade:
Exit seraphim and Satan's men:
I shut my eyes and all the world drops dead.

I fancied you'd return the way you said,
But I grow old and I forget your name.
(I think I made you up inside my head.)

I should have loved a thunderbird instead;
At least when spring comes they roar back again.
I shut my eyes and all the world drops dead.
(I think I made you up inside my head.)

Sylvia Plath





CANCIÓN DE AMOR DE LA JOVEN LOCA

Cierro los ojos y el mundo muere;
Levanto los párpados y nace todo nuevamente.
(Creo que te inventé en mi mente).

Las estrellas salen valseando en azul y rojo,
Sin sentir galopa la negrura:
Cierro los ojos y el mundo muere.

Soñé que me hechizabas en la cama
Cantabas el sonido de la luna, me besabas locamente.
(Creo que te inventé en mi mente).

Dios cae del cielo, las llamas del infierno se debilitan:
Escapan serafines y soldados de satán:
Cierro los ojos y el mundo muere.

Imaginé que volverías como dijiste,
Pero crecí y olvidé tu nombre.
(Creo que te inventé en mi mente).

Debí haber amado al pájaro de trueno, no a ti;
Al menos cuando la primavera llega ruge nuevamente.
Cierro los ojos y el mundo muere.
(Creo que te inventé en mi mente).

Sylvia Plath





CANZONE D'AMORE DI UNA RAGAZZA FOLLE

Io chiudo gli occhi e tutto il mondo muore;
Schiudo le palpebre e tutto rinasce.
(Sono convinta di averti inventato.)

Le stelle escon danzando in blu e rosso,
Oscurità arbitraria entra al galoppo:
Io chiudo gli occhi e tutto il mondo muore.

Sognai che mi stregavi nel mio letto
M’incantavi e baciavi alla follia.
(Sono convinta di averti inventato.)

Giù Dio dal cielo, spenti i fuochi inferni,
Fuori Serafini e schiere di Satana:
Io chiudo gli occhi e tutto il mondo muore.

Speravo che tornassi, l’hai promesso,
Ma ora invecchio e dimentico il tuo nome.
(Sono convinta di averti inventato.)

Dovevo amare un uccello del tuono:
Quelli tornan ruggendo a primavera.
Io chiudo gli occhi e tutto il mondo muore.
(Sono convinta di averti inventato.)

Sylvia Plath





DELİ KIZIN AŞK ŞARKISI

Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi;
Açarım gözkapaklarımı ve doğar herşey yeniden.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Yıldızlar vals yaparlar, kırmızı ve mavi,
Ve keyfi bir siyahlık dörtnal peşinden:
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.

Düşledim büyüyle beni yatağa çektiğini
Ve çılgınca öptüğünü, delice şarkı söylediğini.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Devrilir gökten Tanrı, solar cehennem ateşleri:
Melek ve Şeytan’ın adamları çeker giderken:
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.

Hayal ettim söylediğin yoldan döneceğini,
Fakat yaşlandım, artık unuttum ismini.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Bir fırtına kuşunu sevmeliydim seveceğime seni;
Hiç değilse baharda göğü şenlendirir gelirdi.
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Sylvia Plath

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


© Maria Grazia Galatà




9 Mayıs 2014 Cuma

Elias Canetti / Crowds and Power

"Rain falls in drops. There are many of them, they can be seen, and the direction of their movement is particularly noticeable. All languages speak of rain falling. It is seen as paralel streaks, and the number of the falling drops emphasises the uniformity of their direction. There is no movement which makes more impression on man than that of falling; compared with it all others seem secondary and derived. From a very early age falling is what one fears most; it is the first thing in life which one is armed against. Children learn to beware of it and, after a certain age, it becomes ridiculous or dangerous. In contrast to man, rain is what should fall, and there is nothing which falls so often or in such multiplicity."

Elias Canetti - (Crowds and Power)

Translated from the German by Carol Stewart





"La lluvia cae en forma de muchas gotas. Se las ve lo mismo que se ve su dirección. En todas las lenguas se habla de que cae. Se ve la lluvia en muchas rayas paralelas y por el número de las gotas que caen se acentúa la unidad de su dirección. No hay dirección que cause más impresión al hombre que la de caída; todas las demás tienen, comparadas con ella, algo derivado, secundario. La caída es lo que más se teme desde tiempos más remotos y contra lo que nos equipamos antes en la vida. Uno aprende a protegerse de ella; fracasar aquí a partir de cierta edad es ridículo o peligroso. La lluvia es, a diferencia del hombre, aquello que ha de caer. Nada cae tan a menudo y en tal cantidad como la lluvia."

Elias Canetti - (Masa y Poder)

Traducción del alemán de Horst Vogel





"Yağmur damlalar halinde yağar. Pek çok damla vardır; bunlar görülebilir; hareketlerinin yönü de tek tek fark edilebilir niteliktedir. Bütün dillerde yağmurun yağmasından düşmek diye söz edilir. Yağmur paralel çizgiler olarak görülür ve düşen damlaların sayısı yönlerinin bir örnekliğini vurgular. İnsanı düşüşten daha fazla etkileyen başka hiçbir hareket yoktur; düşmeyle karşılaştırıldığında diğer bütün hareketler önemsiz ve ikincil görünür. Çok erken çağlardan itibaren düşmek insanın en korktuğu şeydir; insanın hayatta, karşısında savunmaya geçtiği ilk şeydir. Çocuklar düşmemeyi yavaş yavaş öğrenirler; düşmek belirli bir yaştan sonra, aptalca ve tehlikeli olur. İnsanın tersine, yağmur düşmesi gerekendir ve bu kadar sık ve bu kadar çoğulluk içinde düşen başka hiçbir şey yoktur."

Elias Canetti - (Kitle ve İktidar)

Çevirmen: Gülşat Aygen


Photo by Jordi Gual




7 Mayıs 2014 Çarşamba

Julio Cortázar / Tu más Profunda Piel

TU MÁS PROFUNDA PIEL

Cada memoria enamorada guarda sus magdalenas y la mía -sábelo, allí donde estés- es el perfume del tabaco rubio que me devuelve a tu espigada noche, a la ráfaga de tu más profunda piel. No el tabaco que se aspira, el humo que tapiza las gargantas, sino esa vaga equívoca fragancia que deja la pipa, en los dedos y que en algún momento, en algún gesto inadvertido, asciende con su látigo de delicia para encabritar tu recuerdo, la sombra de tu espalda contra el blanco velamen de las sábanas.

No me mires desde la ausencia con esa gravedad un poco infantil que hacia de tu rostro una máscara de joven faraón nubio. Creo que siempre estuvo entendido que sólo nos daríamos el placer y las fiestas livianas del alcohol y las calles vacías de la medianoche. De ti tengo más que eso, pero en el recuerdo me vuelves desnuda y volcada, nuestro planeta más preciso fue esa cama donde lentas, imperiosas geografías iban naciendo de nuestros viajes, de tanto desembarco amable o resistido de embajadas con cestos de frutas o agazapados flecheros, y cada pozo, cada río, cada colina y cada llano los hallamos en noches extenuantes, entre oscuros parlamentos de aliados o enemigos. ¡Oh viajera de ti misma, máquina de olvido! Y entonces me paso la mano por la cara con un gesto distraído y el perfume del tabaco en mis dedos te trae otra vez para arrancarme a este presente acostumbrado, te proyecta antílope en la pantalla de ese lecho donde vivimos las interminables rutas de un efímero encuentro.

Yo aprendía contigo lenguajes paralelos: el de esa geometría de tu cuerpo que me llenaba la boca y las manos de teoremas temblorosos, el de tu hablar diferente, tu lengua insular que tantas veces me confundía. Con el perfume del tabaco vuelve ahora un recuerdo preciso que lo abarca todo en un instante que es como un vórtice, sé que dijiste " Me da pena, y yo no comprendí porque nada creía que pudiera apenarte en esa maraña de caricias que nos volvía ovillo blanco y negro, lenta danza en que el uno pesaba sobre el otro para luego dejarse invadir por la presión liviana de unos muslos, de unos brazos, rotando blandamente y desligándose hasta otra vez ovillarse y repetir las caída desde lo alto o lo hondo, jinete o potro arquero o gacela, hipogrifos afrontados, delfines en mitad del salto. Entonces aprendí que la pena en tu boca era otro nombre del pudor y la vergüenza, y que no te decidías a mi nueva sed que ya tanto habías saciado, que me rechazabas suplicando con esa manera de esconder los ojos, de apoyar el mentón en la garganta para no dejarme en la boca más que el negro nido de tu pelo.

Dijiste "Me da pena, sabes", y volcada de espaldas me miraste con ojos y senos, con labios que trazaban una flor de lentos pétalos. Tuve que doblarte los brazos, murmurar un último deseo con el correr de las manos por las más dulces colinas, sintiendo como poco a poco cedías y te echabas de lado hasta rendir el sedoso muro de tu espalda donde un menudo omóplato tenía algo de ala de ángel mancillado. Te daba pena, y de esa pena iba a nacer el perfume que ahora me devuelve a tu vergüenza antes de que otro acorde, el último, nos alzara en una misma estremecida réplica. Sé que cerré los ojos, que lamí la sal de tu piel, que descendí volcándote hasta sentir tus riñones como el estrechamiento de la jarra donde se apoyan las manos con el ritmo de la ofrenda; en algún momento llegué a perderme en el pasaje hurtado y prieto que se llegaba al goce de mis labios mientras desde tan allá, desde tu país de arriba y lejos, murmuraba tu pena una última defensa abandonada.

Con el perfume del tabaco rubio en los dedos asciende otra vez el balbuceo, el temblor de ese oscuro encuentro, sé que una boca buscó la oculta boca estremecida, el labio único ciñéndose a su miedo, el ardiente contorno rosa y bronce que te libraba a mi más extremo viaje. Y como ocurre siempre, no sentí en ese delirio lo que ahora me trae el recuerdo desde un vago aroma de tabaco, pero esa musgosa fragancia, esa canela de sombra hizo su camino secreto a partir del olvido necesario e instantáneo, indecible juego de la carne oculta a la conciencia lo que mueve las más densas, implacables máquinas del fuego. No eras sabor ni olor, tu más escondido país se daba como imagen y contacto, y sólo hoy unos dedos casualmente manchados de tabaco me devuelven el instante en que me enderecé sobre ti para lentamente reclamar las llaves de pasaje, forzar el dulce trecho donde tu pena tejía las últimas defensas ahora que con la boca hundida en la almohada sollozabas una súplica de oscura aquiescencia, de derramado pelo. Más tarde comprendiste y no hubo pena, me cediste la ciudad de tu más profunda piel desde tanto horizonte diferente, después de fabulosas máquinas de sitio y parlamentos y batallas. En esta vaga vainilla de tabaco que hoy me mancha los dedos se despierta la noche en que tuviste tu primera, tu última pena. Cierro los ojos y aspiro en el pasado ese perfume de tu carne más secreta, quisiera no abrirlos a este ahora donde leo y fumo y todavía creo estar viviendo.

Julio Cortázar





YOUR MOST PROFUND SKIN

Every amorous memory retains its madeleines, and I want you to know, wherever you are, that mine is a fragrance of blond tobacco that carries me back to the ripeness of that night, to the luminous moment of your most profound skin. Not the tobacco that one inhales, the smoke that papers one's throat, but that vague, equivocal scent that the pipe leaves on one's fingers, which at a certain moment, with some distracted gesture, raises its whip to summon your memory, the shape of your back against a sail of white sheets.

Don't look at me out of your absence with that rather childlike gravity that makes of your face a young Nubian Pharaoh's mask. I think we always understood that we would give each other only the pleasures and casual excitements of drink and empty midnight streets. But I retain more of you than that; in my memory you reappear nude, turned over: Our more precise planet was that bed where slow, imperious geographies were born of our travels, of welcome or resisted departures, of embassies with baskets of fruit or hidden bowmen; and with each pool, each river, each hill and plain, we won new territories amid the obscure murmurings of allies and enemies. O traveler of yourself, machine of forgetfulness! And now I pass my hand across my face with a distracted gesture and the fragrance of tobacco on my fingers brings you back to tear me away from my accustomed present, to show your antelope form once again on the screen of that bed where we traced the interminable paths of an ephemeral encounter.

With you, I learned parallel languages: the one of your body's geometry that filled my mouth and hands with tremulous theorems, the one of your different speech, your insular language that often confused me. With the tobacco scent, a precise memory now returns that holds the entirety of a moment that was like a vortex. I remember that you said "Don't" and I didn't understand, because I thought that nothing could trouble you in that tangle of caresses that made of us a skein of black-and-white coils, in that slow dance where we each pressed against the other to relent to the soft pressure of muscles, of arms, revolving slowly and unraveling to form yet another skein, repeating the passage from top to bottom, rider to colt, archer to gazelle, like hippogriffs face to face, dolphins arrested in mid-leap. Then I knew that your complaint was another word for modesty and shame and that you could not satisfy this new thirst as you had the others; you pushed me away in supplication, with that manner of hiding your eyes, of putting your chin against your throat to keep all but the black haunt of your hair from entering my mouth.

You said "Please don't," and from where you lay on your back you looked at me with eyes and breasts, with lips that traced a flower of slow petals. I had to open up your arms, to whisper an ultimate desire with my hands that passed over the sweetest hills, feeling you relent little by little and turn on your side to offer the silky wall of your back, where a thin shoulder blade was the wing of a fallen angel. I troubled you and from your hesitation would be born the perfume that now returns me to the modesty that preceded another accord, the final one, that carried us to another trembling response. I know that I closed my eyes, that I lapped the salt of your skin, that I descended, turning you back, feeling your mid-section like the taper in a pitcher where hands are thrust in ritual offerings; at a certain moment, I became lost in the hidden, narrow path that denied my lips their pleasure while everywhere, from your highlands and low countries, your modesty murmured in abandonment of its final resistance.

With the fragrance of the blond tobacco on my fingers rises again the stammer and the tremor of that dark encounter; I know that my mouth sought your trembling mouth, the only lip that still encircled your fear, the ardent pink-and-bronze contour that admitted my farthest voyage. And as always, I didn't feel in that rapture what memory brings back to me now through a vague scent of tobacco, but that musky fragrance, that exquisite shadow forged a secret path out of its necessary momentary forgetting, an unnamable game of flesh that hid from awareness the movement of the most dense and implacable machines of fire. There was no taste or scent then, your most hidden country appeared as image and contact, and only today my fingers tainted with tobacco bring back to me that moment when I stretched across you to slowly reclaim the keys of passage, to ravish the sweet space where your modesty preserved its final defenses, when with your mouth pressed into the pillow you sobbed in supplication, in deep acquiescence, your hair spread over the pillow. Later, you understood and you were no longer ashamed; you ceded to me the city of your most profound skin from many different horizons, after fabulous sieges, negotiations and battles. In this vague vanilla of tobacco that today taints my fingers opens the night of your first and final hesitation. I close my eyes and breathe in the past the fragrance of your most secret skin; I don't want to open them again to this present where I read and smoke and imagine I'm still alive.

Julio Cortázar

http://bondiviewertest.azurewebsites.net/DataView/Article/PB?issueKey=19860201&articleKey=19860201057





TENİNİN EN DERİNLERİ SENİN

Her sevgili düşünce kendi madlenlerini içinde saklar, benimki de -bilmeni isterim, her neredeysen- beni senin bir başak gibi en olgunlaştığın geceye, teninin en derinliklerinin çakan şavkına sürükler. Ne içe çekilen bir nefes sigara, ne boğazı alan duman, yalnızca piponun parmaklarda bıraktığı o belli belirsiz, tanımlanması güç koku, gelişigüzel bir an gelir, amaçsız bir devinim, çarşafların aklığı üstünde sırtının koyu gölgesi.

Yüzünü Nubyalı genç bir firavun maskesine çeviren biraz da çocuksu ağırbaşlılıkla bakma bana yokluğun içinden. Sanırım birbirimize hep yalnızca içkinin, boş geceyarısı sokaklarının hafifmeşrep şenlikleri ile zevklerini verebileceğimiz aramızda bir sır değildi. Bende senden tüm bunlardan daha fazlası kaldı; ama belleğime çırılçıplak ve altüst dönüyorsun, gezegenimiz tam olarak bu yataktı; hep yolculuklarımızdan, sevilesi ve karşı çıkılan onca yola koyuluşumuzdan, ellerinde çiçek sepetleriyle elçilerden, saklanmış okçulardan usul aksak doğmakta olan saltanat coğrafyaları bu yataktı; iliğimizi tüketen gecelerde, yandaşlarımızın ya da düşmanlarımızın tam ayrımsayamadığımız mırıltıları arasında her bir kuyu, her bir akarsu, tepe, düzlükle zemin kazandık.

Ah kendi kendinin yolcusu, unutuşun çarkı! Ve derken dalgın bir tavırla elimle yüzümü sıvazlıyorum öylesine, bir kez daha seni bana taşıyor parmaklarımdaki tütün kokusu, beni söküp götürmeye geliyor, işte o tanıdık şimdiki zamanımdan, o geçici buluşmamızın tükenmek bilmez yollarını birlikte yürüdüğümüz ortak döşeğimizin perdesine vuran panter gölgeni gösteriyor.

Seninle öğrenmiştim ben koşut dilleri: Titreşen teoremlerle ellerimi ve ağzımı dolduran geometrisini senin bedeninin, o bedenin apayrı konuşmasını, hep kafamı karıştıran o kendine özgü dilini senin. Tütün kokusuyla birlikte, tıpkı her şeyi içine katarak bir anafor gibi tek bir an'a dönüştüren bir anı dönüp geliyor aklıma; dediklerini anımsıyorum: "Canımı acıtıyorsun, yapma"; hiçbir şey anlamamıştım, bizi akla kara birbirine katışmış bir yumağa dönüştüren okşayışların karmaşasında, birbirimize yaslandığımızda, kasların, kolların yumuşacık baskısına benliğimizi bırakarak yaptığımız o usul dansta, yavaşça, yumuşacık birbirimize dolanarak ve yeni bir yumak oluşturmak üzere yeniden çözülerek, bir tepede bir altta, bir at binicisi bir tay, bir okçu bir marala dönüşerek, yüz yüze bakan başı, kanadı kuş kendi at söylence yaratıkları gibi ya da sıçrayışlarının ortasında donakalmış yunuslar gibi oynaştığımızda senin canını acıtacak bir şeyin olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. O zaman ağzındaki acı sözcüğünün utancın ve gizliliğin öteki adı olduğunu öğrendim, benim az önce giderdiğin susuzluğumun yenilenmesiyle, böyle gözlerini kaçırarak, yalvararak uzaklaştırman beni, ağzımı saçlarının kapkara yuvasına kapılmaktan korumak için çeneni boynuna çekerek yakınman bu anlama geliyordu ancak.

"Canımı yakıyorsun, yapma" demiştin. Sere serpe uzandığın yerden bana gözlerinle, göğüslerinle dönmüş, usul taç yapraklarıyla bir çiçeği çizen dudaklarınla bakıyordun. Kollarını kavuşturmam, en tatlı tepeciklerinden ellerimi geçirirken en son isteğimi mırıldanmam gerekmişti, böylece azar azar kendini bırakıp yan dönerek, düşmüş bir meleğin kanadı olan incecik kürek kemiğinle sırtının ipek yolunu bana açtığını duyumsamıştım. Canını yakıyordum; bu acıdan, beni şimdi senin duyduğun utanca, ikimizi yine bir başka sarsılan tepkimeye yüceltecek uyumumuzun, o sonuncu dalgadan önceki uyumumuzun öncesindeki utancına döndürecek olan koku doğacaktı. Biliyorum gözlerimi kapadım, tenindeki tuzu yaladım dilimle, seni kendime çevirerek aşağıya, böbreklerini duyumsayana değin bir testinin daralan boynundaki ellerin bir törensi sunudaki dizemiyle kaydım. Bir an dudaklarımdan zevkini esirgeyen o gizli, dar yolda kendimi yitirdim. Öte yandan, utancın bana, coğrafyanın ta ötelerinden, yüksekteki yaylalarından, ta uzaklardan direncinin son kalesinin düştüğünü fısıldıyordu.

Parmaklarıma sinmiş sarı tütün kokusundan bu karanlık buluşmanın sarsılışı ve sabuklamaları yükselmekte bir kez daha. Biliyorum, ağzımla senin titreyen ağzını aramıştım, hala korkunu kuşatan o benzersiz dudağı, en derine giden yolculuğuma açtığın alev alev yanan gülkurusu bronz karışımı kuşağı. Üstelik her zaman olduğu gibi, şimdi bu belli belirsiz tütün kokusunun bana taşıdıklarını o kendinden geçme anında duyumsamamıştım bile. Ama o misk kokusu, o tarçından gölge, zorunlu ve anlık unutkanlıktan açılan gizli geçitten yol aldı; ateşin en yoğun ve en amansız çarklarını devinime geçiren şeyi bilinçten saklayan etin adlandırılamaz bir oyunu bu unutkanlık. Ne bir tattın, ne bir koku o zaman, en saklı ülken kendini bir imge ya da dokunuşla ortaya koyuyordu ve ancak bugün böylesi tütün lekesi olmuş parmaklar beni, geçidin anahtarlarını ele geçirmek için usulca senin üstüne uzandığım, saçların yastığa saçılmış, ağzın yastığa kapanmış, derin bir uysallıkla, bir kabullenme yakarışıyla hıçkırdığın, acının ve utancının son direncini dokuduğu o tatlı uzamı zorladığım an'a taşımakta.

Sonradan anlamıştın ve acı duymadığını ayrımsamıştın, bana türlü çevrenlerden teninin en derinlerinin kentini bırakmıştın, nice görkemli kuşatmalardan, karşılıklı anlaşma görüşmelerinden ve ateşli çatışmalardan sonra. Bugün parmaklarımı sarartan bu belli belirsiz tütün vanilya karışımı koku, senin ilk ve son acının ve utancının gecesine uyandırıyor beni. Gözlerimi kapatıyorum, geçmişteki senin en gizli etinin kokusunu çekiyorum içime ve kitap okuduğum, sigara içtiğim ve hala yaşamakta olduğuma inandığım şimdiye açmak istemiyorum gözlerimi.

Julio Cortázar


Bodyscape by Horacio Cardozo (Argentina)

Julio Cortázar - (Ciudad)

CIUDAD

Entro de noche a mi ciudad, yo bajo a mi ciudad
donde me esperan o me duelen, donde tengo que huir
de alguna abominable cita, de lo que ya no tiene nombre,
una cita con dedos, con pedazos de carne en un armario,
con una ducha que no encuentro, en mi ciudad hay duchas,
hay un canal que corta por el medio mi ciudad
y navío enormes sin mástiles pasan en un silencio intolerable
hacia un destino que conozco pero que olvido al regresar,
hacia un destino que niega mi ciudad
donde nadie se embarca, donde se está para quedarse
aunque los barcos pasen y desde el liso puente alguno esté mirando mi ciudad.

Entro sin saber cómo en mi ciudad, a veces otras noches
salgo a calles o casas y sé que no es mi ciudad,
mi ciudad la conozco por una expectativa agazapada,
algo que no es el miedo todavía pero tiene su forma y su perro y cuando es mi ciudad
sé que primero habrá el mercado con portales y con tiendas de frutas,
los rieles relucientes de un tranvía que se pierde hacia un rumbo
donde fui joven pero no en mi ciudad, un barrio como el Once en Buenos Aires, un olor a colegio,
paredones tranquilos y un blanco cenotafio, la calle Veinticuatro de Noviembre
quizás, donde no hay cenotafios pero está en mi ciudad cuando es su noche.

Entro por el mercado que condensa el relente de un presagio
indiferente todavía, amenaza benévola, allí me miran las fruteras
y me emplazan, plantan en mí el deseo, llegar adonde es necesario y podredumbre,
lo podrido es la llave secreta en mi ciudad, una fecal industria de jazmines de cera,
la calle que serpea, que me lleva al encuentro con eso que no sé,
las caras de las pescaderas, sus ojos que no miran y es el emplazamiento,
y entonces el hotel, el de esta noche porque mañana o algún día será otro,
mi ciudad es hoteles infinitos y siempre el mismo hotel,
verandas tropicales de cañas y persianas y vagos mosquiteros y un olor a canela y azafrán,
habitaciones que se siguen con sus empapelados claros, sus sillones de mimbre
y los ventiladores en un cielo rosa, con puertas que no dan nada,
que dan a otras habitaciones donde hay ventiladores y más puertas,
eslabones secretos de la cita, y hay que entrar y seguir por el hotel desierto
y a veces es un ascensor, en mi ciudad hay tantos ascensores, hay casi siempre un ascensor
donde el miedo ya empieza a coagularse, pero otras veces estará vacío,
cuando es peor están vacíos y yo debo viajar interminablemente
hasta que cesa de subir y se desliza horizontal, en mi ciudad
los ascensores como cajas de vidrio que avanzan en zig-zag
cruzan puentes cubiertos entre dos edificios y abajo se abre la ciudad y crece el vértigo
porque entraré otra vez en el hotel o en las deshabitadas galerías de algo
que ya no es el hotel, la mansión infinita a la que llevan
todos los ascensores y las puertas, todas las galerías,
y hay que salir del ascensor y buscar una ducha o un retrete
porque sí, sinrazones, porque la cita es una ducha o un retrete y no es la cita,
buscar la dicha en calzoncillos, con un jabón y un peine
pero siempre sin toalla, hay que encontrar la toalla y el retrete,
mi ciudad es retretes incontables, sucios, con portezuelas de mirillas
sin cerrojos, apestando a amoníaco, y las duchas
están en una misma enorme cuadra con el piso mugriento
y una circulación de gentes que no tienen figura pero que están ahí
en las duchas, llenando los retretes donde también están as duchas,
donde debo bañarme pero no hay toallas y no hay
donde posar el peine y el jabón, donde dejar la ropa, porque a veces
estoy vestido en mi ciudad y después de la ducha iré a la cita,
andaré por la calle de las altas aceras, una calle que existe en mi ciudad
y que sale hacia el campo, me aleja del canal y los tranvías
y por sus torpes aceras de ladrillos gastados y sus setos,
sus encuentros hostiles, sus caballos fantasmas y su olor de desgracia.

Entonces andaré por mi ciudad y entraré en el hotel
y del hotel saldré a la zona de los retretes rezumantes de orín y de excremento,
o contigo estaré, amor mío, porque contigo yo he bajado alguna vez a mi ciudad
y en un tranvía espeso de ajenos pasajeros sin figura he comprendido
que la abominación se aproximaba, que iba a ocurrir el Perro, y he querido
tenerte contra mí, guardarte del espanto,
pero nos separan tantos cuerpos, y cuando te obligaban a bajar entre un confuso movimiento
no he podido seguirte, he luchado con la goma insidiosa de solapas y caras,
con una guarda impasible y la velocidad y campanillas,
hasta arrancarme en una esquina y saltar y estar solo en una plaza del crepúsculo
y saber que gritabas y gritabas perdida en mi ciudad, tan cerca e inhallable,
pero siempre perdida en mi ciudad, y eso era el Perro era la cita,
inapelablemente era la cita, separados por siempre en mi ciudad donde
no habría hoteles para ti ni ascensores ni duchas, un horror de estar sola mientras alguien
se acercaría sin hablar para apoyarte un dedo pálido en la boca.

O la variante, estar mirando mi ciudad desde la borda
del navío sin mástiles que atraviesa el canal, un silencio de arañas
y un suspendido deslizarse hacia ese rumbo que no alcanzaremos
porque en algún momento ya no hay barco, todo es andén y equivocados trenes,
las perdidas maletas, las innúmeras vías
y los trenes inmóviles que bruscamente se desplazan y ya no es andén,
hay que cruzar para encontrar el tren y las maletas se han perdido
y nadie sabe nada, todo es olor a brea y a uniformes de guardas impasibles
hasta trepar a ese vagón que va a salir, y recorrer un tren que no termina nunca
donde la gente apelmazada duerme en las habitaciones de fatigados muebles,
con cortinas oscuras y una respiración de polvo y de cerveza,
y habrá que andar hasta el final del tren porque en alguna parte hay que encontrarse,
sin que se sepa quién, la cita era con alguien que no se sabe y se ha perdido las maletas
y tú, de tiempo en tiempo, estás también en la estación pero tu tren
es otro tren, tu Perro es otro Perro, no nos encontraremos, amor mío,
te perderé otra vez en el tranvía o en el tren, en calzoncillos correré
por entre gentes apiñadas y durmiendo en los compartimientos donde una luz violeta
ciega los polvorientos paños, las cortinas que ocultan mi ciudad.

Julio Cortázar — (62 Modelo para armar, 1968)





ŞEHİR

gece girerim şehrime, gece inerim
orada kah beklerler kah atlatırlar beni, kaçmam gerekir ille de
iğrenç bir randevudan, artık adı olmayan bir şeyden
parmaklara, bir dolaptaki et parçalarına
bulamadığım bir duşa verilmiş randevudan, yağmurlar iner şehrime
şehrimin bağrını bir kanal böler
dayanılmaz bir sessizlikle geçer koca, direksiz gemiler
bildiğim ama geri dönüştür unuttuğum bir kadere
şehrimi inkar eden bir kadere doğru
kimse binmez oradan, bir kişi bekler
gemiler geçse de, düz güverteden biri baksa da şehrime

nasılını bilmeden girerim şehrime, bazen başka geceler
sokaklara ve evlere çıkarım ve bilirim ki onlar benim şehrim değil
içimi buran o beklentiden anlarım şehrimi
korku değil; ama onun şeklinde, onun köpeği ve benim şehrimse eğer
bilirim bir pazar yeri olacak, kapı araları, meyve tezgahları
kimbilir nerde gözden kaybolan tramvayın titreyen rayları
öyle bir yer ki gencim ama şehrimde değil, buenos aires'teki el once gibi bir yer
okul kokusu, huzurlu duvarlar
boş beyaz bir anıt mezar, calle veinticuatro de noviembre
belki, orada hiç anıtmezar yok ama geceyi vurdu mu zaman benim şehrimdir yeri
bir kehanetin buğusunu yoğunlaştıran pazar yerinden giriyorum
hala kayıtsız kehanet, iyicil bir kötülük, meyveci kadınlar bana bakıyorlar
ve içimde bitki arzusu
beni gitmem gereken bir yere gitmeye ve çürümeye yerleştiriyorlar
çürüyen şeyler şehrimin gizli anahtarı, boktan bir balmumu yasemin endüstrisi
sürünüp giden cadde
beni bilmediğim bir şeyle buluşmaya götüren balıkçı kadınların yüzleri
bakmayan gözleri ve caddenin yeri
ve sonra otel, sadece bu gecelik çünkü yarın ya da başka bir gün başka bir otel olacak
benim şehrim sonsuz otellerdir ve hep aynı otel
tropik verandalı, bambu panjurlu ve ince sinek telli ve kimyon ve safran kokulu
odalar birbiri ardına temiz duvar kağıdı kaplı, hasır koltuklu
ve pembe tavanlarda vantilatörler, hiçbir yere açılmayan kapılar
vantilatörlü ve kapılı başka odalara açılan kapılar
buluşmalarda gizli bağlantılar
ille de girmek ve geçmek zorundasındır terk edilmiş oteli
bazen bir asansörle, şehrimde boldur asansörler, hep bir asansör vardır
şimdi içinde korkunun pıhtılaştığı; ama boştur başka zamanlar
en kötüsü boş olduklarında sonsuz bir seyahate çıkmaktır içlerinde
ta ki yukarı çıkmayı bırakıp şehrimde yanlamasına kaymaya başlayana kadar
zigzaglar çizerek ilerleyen cam kutular gibi asansörler
iki bina arasındaki köprüden geçer ve şehir aşağıda açılır, başdönmesi artar
çünkü tekrar gireceğim otelin ya da artık otel olmayan bir şeyin
ıssız koridorlarında, o sonsuz malikane
bütün asansör ve kapılarla, bütün koridorlarla gidilen
çünkü nedeni yoktur çünkü randevu
bir banyo ya da tuvalettir, bir randevu değil
ayağında şortun bir banyo aramaktır, elinde bir kalıp sabun bir de tarakla
ama hep havlusuz, havluyu ve tuvaleti bulmak zorundasın
şehrim sayısız kirli tuvalettir, kapılarında dikiz delikleri
kilitsiz, amonyak kokulu ve duşlar
pis zeminli koskoca bir odadadır
ve bir insan trafiği geçer içlerinden, şekilsiz insanlar
ama orada duştadırlar, duşların yanındaki tuvaletleri doldururlar
ben de orada yıkanmak zorundayım ama hiç havlu yok
tarakla sabunu koyacak, giysilerimi asacak yer de yok; çünkü bazen
şehirde giysilerim vardır ve duş alıp randevuya gideceğim
şehrin yüksek kaldırımlarından geçeceğim, şehrimdeki bir caddeden
kırlara giden, beni kanaldan ve tramvaylardan uzaklaştıran bir caddeden
hantal parke taşları ve çitler boyunca
düşmanca tesadüfleri, hayalet atları ve talihsizlik kokusu boyunca

sonra şehri geçer otele girerim
ya da otelden, sidik ve dışkı kokan tuvaletler mıntıkasına
ya da sana gelirim, sevgilim; çünkü bir keresinde senle gitmişimdir şehre
yabancı, şekilsiz yolcularla dolu bir tramvay içinde
anladım bulantının geleceğini, köpeğin olacağını ve denedim
seni kendime bastırmayı, korkudan korumayı
ama pek çok gövdeler girdi aramıza ve şaşırtıcı bir hamleyle seni aşağı ittiklerinde
takip edemedim, iğrenç kucaklar ve yüzler sakızıyla savaştım
duygusuz bir kondüktörle, süratle ve zillerle
kendimi kurtarıp bir köşeye attım sonunda, güneşbatımı bir meydanda yalnızdım
ve biliyordum bağırdığını, şehrimde kaybolduğunu
çok yakın ama bulunmaz olduğunu
ebediyen kaybolmuştun şehrimde, köpek buydu işte, randevu buydu
cazibesiz bir randevu, ebediyen ayrılmıştık şehrimde
ne otel ne asansör ne duşlar olacaktı senin için, bir yalnızlık korkusu
birisi konuşmadan yanına gelip solgun parmağını ağzına kaparken

ya da diğer seçenek, şehrime bir gemiden bakmak
kanaldan geçen direksiz gemiden, bir örümcek sessizliği
ve ulaşamayacağımız bir yere doğru ağırlaştırılmış bir gidiş
çünkü öyle bir an gelir ki hiç gemi kalmaz, her şey garlar ve yanlış trenlerdir artık
kayıp valizler, sayısız yönler
ve yerine birden yenisi konan trenler, gar yoktur artık
treni bulmak için karşıya geçmelisin ve valizler kayıp
ve kimse bir şey bilmez, her şey katran
ve duygusuz kondüktörlerin üniformaları kokar
hareket halindeki o vagona çıkana kadar ve hiç bitmeyen bir trende yürürsün
birbirine yanaşmış insanların yorgun mobilyalı odalarda uyuduğu
kara perdeli odalarda ve toz ve bira soluduğu
ve trenin öbür ucuna gitmeye mecbur olacaksın; çünkü orada bir yerde
kim olduğunu bilmediğin biriyle buluşacaksın
bilinmeyen biriyle bir randevu ve kayıp valizler
ve sen, zaman zaman, istasyondasın da; ama trenin
başka bir tren, köpeğin başka köpek, hiç buluşamayacağız sevgilim
seni yine kaybedeceğim ister tramvayda ister trende olsun, ayağımda şort koşacağım
kompartımanlarda uyuyan kalabalık arasında, menekşe rengi bir ışık
köreltecek o tozlu kumaşı, şehrimi gizleyen perdeleri

Julio Cortázar — (62 Maket Seti, 1968)


Julio Cortázar


İlhan Berk - (Éste es tu cuello de madrugada)

ESTE ES TU CUELLO DE MADRUGADA

Éste es tu cuello de madrugada
Tan hermoso como beber agua.

— ¿Serán altramuces, clemátides? Hierbas en tu pelo.
La muerte que es una antigua gigantesca agua gris

Habíamos escrito en los tiempos pasados, en el presente.
Esta voz tuya tenue azulísima

De haber hecho el amor horas y horas.
— ¿Cataratas, lirios? En tu boca pájaros.

Había dicho que tu blancura era como el loto
Esto sí que lo guardo firmemente en mi memoria.

İlhan Berk - (Río Hermoso)

Traducción Mukadder Yaycioglu y Clara Janés





BU SENİN SABAHA KARŞI BOYNUN

Bu senin sabaha karşı boynun
Su içer gibi güzel.

— Lüpenler, filbahriler mi? Saçlarında otlar.
Ölüm ki gri bir su kocaman eski

Yazdıktı geçmişlerde, şimdilerde.
Bu kısacık masmavi sesin

Saatlerce, saatlerce seviştiğinden.
— Çavlanlar, süsenler mi? Ağzında kuşlar.

Dedimdi beyazlığın ki lotus gibi
İşte o adamakıllı aklımda.

İlhan Berk - (Güzel Irmak)


Photo by Mecuro B Cotto

İlhan Berk - (La muerte aquella herrumbre)

LA MUERTE AQUELLA HERRUMBRE

Sujeta a la orilla del agua nuestra desnudez, sujétala
en el oscurecerse del agua;
En los poemas inacabados, sujeta en los prólogos nuestra desnudez;
En el sabor amargo de las cosas, condúcela por los surcos;
En alfabetos dóricos, en la Edad Media, sobre todo sujétala;
En las calles recorridas todos los días, sujétala en las aglomeraciones;
En tus tareas cotidianas, sujeta en el cielo nuestra desnudez;
Sácala a los árboles, a los mercados, a las calles;

En la muerte, en aquella herrumbre sujétala después.

İlhan Berk - (Río Hermoso)

Traducción Mukadder Yaycioglu y Clara Janés





ÖLÜM O PAS

Su kıyısına tut çıplaklığımızı, suyun kararmasına tut;
Bitmemiş şiirlere, önsözlere tut çıplaklığımızı;
Eşyanın acı tadına, kazılara sür onu;
Dor alfabelerine, Ortaçağa, en çok da ona tut;
Her gün gidip gelinen sokaklara, kalabalıklara tut onu;
Günlük işlerine, gökyüzüne tut çıplaklığımızı;
Ağaçlara, çarşılara, caddelere çıkar onu;

Ölüme, o pasa tut sonra da.

İlhan Berk - (Güzel Irmak)


Nude, by Pavel Werner

6 Mayıs 2014 Salı

Rainer Maria Rilke - (Spanische Tänzerin)

SPANISCHE TANZERIN

Wie in der Hand ein Schwefelzündholz, weiß,
eh es zur Flamme kommt, nach allen Seiten
zuckende Zungen streckt -: beginnt im Kreis
naher Beschauer hastig, hell und heiß
ihr runder Tanz sich zuckend auszubreiten.

Und plötzlich ist er Flamme, ganz und gar.

Mit einem Blick entzündet sie ihr Haar
und dreht auf einmal mit gewagter Kunst
ihr ganzes Kleid in diese Feuersbrunst,
aus welcher sich, wie Schlangen die rschrecken,


Und dann: als würde ihr das Feuer knapp,
nimmt sie es ganz zusamm und wirft es ab
sehr herrisch, mit hochmütiger Gebärde
und schaut: da liegt es rasend auf der Erde
und flammt noch immer und ergibt sich nicht -.
Doch sieghaft, sicher und mit einem süßen
grüßenenden Lächeln hebt sie ihr Gesicht
und stampft es aus mit kleinen festen Füßen

Rainer Maria Rilke





THE SPANISH DANCER

As on all its sides a kitchen-match darts white
flickering tongues before it bursts into flame:
with the audience around her, quickened, hot,
her dance begins to flicker in the dark room.

And all at once it is completely fire.

One upward glance and she ignites her hair
and, whirling faster and faster, fans her dress
into passionate flames, till it becomes a furnace
from which, like startled rattlesnakes, the long
naked arms uncoil, aroused and clicking.

And then: as if the fire were too tight
around her body, she takes and flings it out
haughtily, with an imperious gesture,
and watches: it lies raging on the floor,
still blazing up, and the flames refuse to die -
Till, moving with total confidence and a sweet
exultant smile, she looks up finally
and stamps it out with powerful small feet.

Rainer Maria Rilke





BAILARINA ESPAÑOLA

Como en la mano, blanca, una cerilla,
antes de dar la llama, a todas partes
extiende lenguas bruscas; así empieza
en el corro cercano, clara, cálida y rápida,
a abrirse, convulsiva, en redondo su danza.

Y de repente es llama, enteramente.

Ella inflama su pelo a una mirada,
y pronto, con arte osado, gira
todo su traje en ese celo ardiente
del que, como serpientes que dan terror, los brazos
desnudos se levantan, en vela y chasqueantes.

Luego, como si el fuego se le volviera escaso,
lo reúne y lo arroja todo entero,
espléndida, con gesto orgulloso,
y lo mira: rabioso yace en tierra,
y aún sigue llameando y no se entrega.
Pero triunfal, segura y con sonrisa
siuave de saludo, alza la cara,
y lo apaga, pisándolo con pequeños pies firmes.

Rainer Maria Rilke

Traducido por José M. Valverde





BAILARINA ESPAÑOLA

Como en la mano una cerilla, blanca, antes que
llegue a quemar, para todos lados
extiende lenguas palpitantes -: Empieza en el
circulo de observadores cercanos, frenético, claro y caliente
su baile en redondo se expande palpitando.

Y repente es una llama, todo él.

Con una mirada enciende su pelo
y hace girar de repente con un arte atrevido
todo su vestido en esa llamarada
de donde, como culebras que se asustan,
los desnudos brazos despiertan y al estimarse suenan como cascabeles.

Y entonces: como si se le acabara el fuego
lo coge todo entero y se lo quita de encima
muy autoritaria, con un orgulloso ademán
y mirad: allí esta el fuego llena de rabia en la tierra
y quema todavía, no se rinde.
Pero con victoria, segura y con una suave
sonrisa , dulce e invitante alza su cara
y lo apaga pisando fuerte con pequeños pies firmes.

Rainer Maria Rilke

Traducido por Javier Pérez Reino





İSPANYOL RAKKASESİ

Elinizde henüz çakılmış ama alevlenmemiş
beyaz bir kükürt kibrit gibi
her yana ateşten oklar fırlatır
sonra halka halka dizilmiş
sabırsız seyirciler ortasında raksa başlar.

Ateş genişler ve bir anda alev kesilir rakkase.

Bakışlar tutuşturur saçlarını da
ve birden kıvrak bir çeviklikle, bir işveyle
döner yelpaze gibi etekleri alevde
çıplak kolları uzanır havada gergin
çıngıraklı bir yılan gibi ürkek.

Ve sonra daraldıkça daralır ateşten çember
toplayıp bir yumak gibi fırlatır alevi uzaklara
öyle bir gurur, öyle bir öldürücü bakışla
ve seyre dalar uzanıp yere kudurmuş, çılgın
alev git gide köpürür, o sürdürür böylece görkemini.

Fethetmiş artık, kendinden emin
tatlı gülümseyişlerle kalkıp selamlar yağdırır
küçük ve çevik ayaklarla söndürürken alevi.

Rainer Maria Rilke

Çeviren: Osman Türkay


Una bailarina de flamenco

4 Mayıs 2014 Pazar

Edgar Allan Poe - (Sonnet - To Science)

SONNET - TO SCIENCE (1829)

Science! true daughter of Old Time thou art!
Who alterest all things with thy peering eyes.
Why preyest thou thus upon the poet's heart,
Vulture, whose wings are dull realities?
How should he love thee? or how deem thee wise,
Who wouldst not leave him in his wandering
To seek for treasure in the jewelled skies,
Albeit he soared with an undaunted wing?
Hast thou not dragged Diana from her car?
And driven the Hamadryad from the wood
To seek a shelter in some happier star?
Hast thou not torn the Naiad from her flood,
The Elfin from the green grass, and from me
The summer dream beneath the tamarind tree?

Edgar Allan Poe

"To Science", or "Sonnet - To Science", is a traditional 14-line English sonnet which says that science is the enemy of the poet because it takes away the mysteries of the world. Poe was concerned with the recent influx of modern science and social science and how it potentially undermined spiritual beliefs.

References: Kennedy, J. Gerald, ed. (2001). A Historical Guide to Edgar Allan Poe. New York: Oxford University Press.





SONNET - À LA SCIENCE (1829)

Science, tu es la vraie fille du vieux temps, qui changes toutes choses pour ton œil scrutateur. Pourquoi fais-tu ta proie ainsi du cœur du poète. Vautour dont les ailes sont de ternes réalités ? Comment t’aimerait-il ? ou te jugerait-il sage, toi qui ne le laisserait point, dans la promenade de son vol, chercher un trésor dans les cieux pleins de joyaux, encore qu’il y soit monté d’une aile indomptée. N’as-tu pas arraché Diane à son char ? et chassé du bois l’Hamadryade qui cherche un refuge dans quelque plus heureux astre ? N’as-tu pas banni de son flot la Naïade, du vert gazon, l’Elfe et moi des rêves d’été sous le tamarin.

Edgar Allan Poe

Traduction de Stéphane Mallarmé





SONETO - A LA CIENCIA (1829)

¡Oh Ciencia! tu eres la verdadera hija del
viejo tiempo, tu, cuya mirada indiscreta transforma
todas las cosas! ¿Por qué haces tu presa
del corazón del poeta, oh buitre, cuyas alas son
las sombrías realidades? ¿Cómo podría él
amarte? Como te creería sabia si no has
querido dejarlo vagar en sus ensueños en busca
de tesoros en el seno de los cielos constelados,
por más de que hasta allí subiera con ala intrépida?
¿No has arrancado Diana a su carro,
y obligado a las hamadriadas de la selva a buscar
un asilo en alguna otra estrella más feliz?
¿No has sacado a la náyade de su ola, al elfo de
su pradera verde y a mí mismo no me has arrebatado
mi sueño estival bajo los tamarindos?

Edgar Allan Poe

Traducción de Alberto Lasplaces





SONETTO - ALLA SCIENZA (1829)

Scienza, vera figlia ti mostri del Tempo annoso,
tu che ogni cosa trasmuti col penetrante occhio!
Ma dimmi, perchè al poeta così dilani il cuore,
avvoltoio dalle ali grevi e opache?
Come potrebbe egli amarti? E giudicarti savia,
se mai volesti che libero n'andasse errando
a cercar tesori per i cieli gemmati?
Pure, si librava con intrepide ali.
Non hai tu sbalzato Diana dal suo carro?
E scacciato l'Amadriade dal bosco,
che in più felice stella trovò riparo?
Non hai tu strappato la Naiade ai suoi flutti,
l'Elfo ai verdi prati e me stesso infine
al mio sogno estivo all'ombra del tamarindo?

Edgar Allan Poe





BİLİME SONE (1829)

Bilim! Eski Zamanın gerçek kızı sanatsın sen!
Bütün şeyleri değiştiren dikkatle bakan gözlerinle.
Ne diye avlanırsın böyle ozanın kalbinin üstünde,
Akbaba, kanatları cansız gerçekler olan?
O seni nasıl sevmeli? ya da nasıl akıllı addeder seni,
Onu bırakmayacak olanı gezintisinde
Define aramak için mücevherli göklerde,
Korkusuz bir kanatla süzülmüş olsa bile?
Sen Dayana’yı arabasından çekip çıkarmadın mı?
Ve Hamadırayadı ormandan kaçırmadın mı
Daha mutlu bir yıldızda bir barınak aramak için?
Neyed’ı koparmadın mı selinden,
Elfin’i yeşil çayırdan, ve benden
Yaz rüyâsını demirhindi ağacının altından?

Edgar Allan Poe

Çeviri: Vehbi Taşar

Not: Poe’nun bilimin mitoloji ve ozanın kurduğu düşleri nasıl yok ettiğiyle hayıflandığı bu sone’ si, ozanın değer verdiği bazı kavramları bilimin gerçeklere ve ispata dayanan yaklaşımıyla onun elinden nasıl teker teker aldığını anlatıyor.

Diana (Dayana)- Orman ve av tanrıçası, bazen tek atlı bir arabayla hamile kadınlara çocuk doğurmaya yardıma giden.
Hamadryad (Hamadırayad)- Bir çeşit ağaç perisi, sadece perisi olduğu ağacın yaşadığı kadar bir ömrü olan.
Nyad (Neyed)- Derelerin, kaynakların ve çeşmelerin perisi.
Elfin (Elfin)- Peri ve cinlera ait olan.


Photo by Arkadiy Kurta