30 Ağustos 2014 Cumartesi

Thomas Bernhard - (Concrete)

"... because I believe neither in generosity nor in love of one's neighbour. The world of do-gooders is steeped in hypocrisy, and anyone who proclaims the contrary, or even asserts it, is either a subtle exploiter of humanity or an unpardonable idiot. Ninety percent of the time today we are up against subtle exploiters, ten percent of the time against unpardonable idiots."

Thomas Bernhard - (Concrete)

Translated by David McClintock

http://www.amazon.ca/Concrete-Thomas-Bernhard/dp/0226043983/ref=sr_1_4/177-1214372-2309600?s=books&ie=UTF8&qid=1409357427&sr=1-4





"Çünkü ne bonkörlüğe ne de insan sevgisine inanıyorum. İyi dünya denilen dünya bütünüyle ikiyüzlü, bunun tersini ilan eden ve hatta buna inananlar ise rafine bir insanteper ya da affedilmez bir ahmak. Bugün biz yüzde doksan bu insanteperler ve yüzde on affedilmez ahmaklarla uğraşmaktayız."

Thomas Bernhard - (Beton / YKY)

Çeviri: Sezer Duru


Thomas Bernhard




29 Ağustos 2014 Cuma

John Berger - (G.)

"Whom were we walking?
I was a knee which wanted the thigh on the other leg.
The sounds of my most tender words were in your arse.
Your hells were my thumbs.
My buttocks were your palms.
I was hiding in one corner of your mouth. You looked for me there with your tongue. There was nothing to be found.
With your throat swollen, my feet in the pit of my stomach, your legs hollow, my head tugging at your body, I was your penis.
You were the light which falling on the dark petals of your vagina became rose.
The blood-vessel was lifted up in the lock of your flowers."

John Berger - (G.)





"¿A quién paseábamos?
Era yo una rodilla que quería el muslo de la otra pierna.
Los sonidos de mis palabras más tiernas estaban en tu ano.
Tus talones eran mis pulgares.
Las palmas de tus manos, mis nalgas.
Me escondí en una comisura de tu boca. Me buscaste con la lengua. No encontraste nada.
Con tu garganta hinchada, mis pies en la boca del estómago, cavando tus piernas, mi cabeza remolcando tu cuerpo, yo era tu pene.
Eras la luz que cayendo en los pétalos oscuros de tu vagina se volvía rosa.
El navío de la sangre subió en la presa de tus flores."

John Berger - (G.)

Traducción de Pilar Vázquez Álvarez





"Kimi yürütüyorduk?
Ben öbür uyluğun özlemini çeken bir dizdim.
En sevecen sözcüklerimin tınısı senin kalçalarındaydı.
Topukların benim başparmaklarımdı.
Kabalarım senin avuçlarındı.
Senin ağzının bir köşesine gizlenmiştim. Sen orada dilinle kurcalıyordun beni. Bulunacak bir şey yoktu ki.
Sen şişmiş gırtlağın, ben mideme gömülmüş ayaklarımla; sen bükülmüş bacakların, ben gövdene yaslanmış başımla öylece yatarken, senin kamışındım ben.
Sen, dölyatağının kara taçyapraklarına düşüp gül kesilen ışıktın.
Çiçeklerinin toprağındaki damar kabarmıştı."

John Berger - (G. / Metis Yaynları)

Çeviri: Tomris Uyar


Photo by Eric Boutilier-Brown

26 Ağustos 2014 Salı

Matsuo Bashō - (Basho's Journey: The Literary Prose Of Matsuo Basho)

"I was walking along the Fuji River when I saw an abandoned child, barely two, weeping pitifully. Had his parents been unable to endure this floating world which is as wave-tossed as these rapids, and so left him here to wait out a life brief as dew? He seemed like a bush clover in autumn's wind that might scatter in the evening or wither in the morning. I tossed him some food from my sleeve and said in passing,

those who listen for the monkeys:
what of this child
in the autumn wind?"

Matsuo Bashō - (Basho's Journey: The Literary Prose Of Matsuo Basho)

Translated by David Landis Barnhill

http://www.amazon.com/Bashos-Journey-Literary-Prose-Matsuo/dp/0791464148





"Mientras caminábamos a lo largo de la ribera del río Fuji, dimos con un niño abandonado, tendría unos tres años, que lloraba lastimeramente. Me pregunté sus padres, arrastrados por las rápidas corrientes del río e incapaces de desafiar las encrespadas olas del mundo flotante, lo abandonaron aquí, pensando que su vida sería tan fugaz como el rocío. ¿Se esparcirán esta noche los tiernos renuevos del trébol en el viento de otoño bajo la planta, o se habrán marchitado mañana? Pensando en esto, saqué un poco de comida de mi manga y se la arrojé al niño mientras pasábamos.

Duele si un mono
Chilla. Más si es un niño,
Solo en otoño."*

*Los poetas chinos de la dinastía T'ang y postetiores con frecuencia expresaron lo doloroso de oír los lastimeros chillidos de un mono. Otra versión de este haikú puede ser:

Duele, poetas,
Oír chillar a un mono.
Más si es un niño...

Matsuo Bashō

http://www.revistadelauniversidad.unam.mx/ojs_rum/files/journals/1/articles/14175/public/14175-19573-1-PB.pdf





"Fuci Irmağı kıyılarında dolanırken iki üç yaşlarında bir çocuk gördüm, kıyıda acıklı acıklı ağlıyordu. Anası babası bırakmışlardı onu buraya mutlaka. Hayatın çalkantılı sularını ırmağın hızlı akan suları kadar acımasız ve çocuğun ömrünün de sabah çiyinin ömrü kadar kısa olduğunu düşünmüş olmalıydılar. Çocuk, güzün en küçük esintisiyle dağılıp uçuşan çalı yoncası çiçekleri gibi kırılgan, bana bakıyordu; ne yazık ki pek az olan azığımı ona verdim.

Ağlayan maymunlara acıyan
eskilerin şairi ey,
güz rüzgârları karşısındaki
bu yavrunun gözyaşlarına ne diyorsun?"

Matsuo Bashō - (Kuzeye Giden İnce Yol ve Diğer Gezi Notları / YKY, 1994)

Çeviri: Coşkun Yerli


Down the Bay, 1950, by Bert Hardy




24 Ağustos 2014 Pazar

Federico García Lorca - (Paisaje de La Multitud Que Orina / Nocturno de Battery Place)

"Es inútil buscar el recodo
donde la noche olvida su viaje
y acechar un silencio que no tenga
trajes rotos y cáscaras y llanto,
porque tan sólo el diminuto banquete de la araña
basta para romper el equilibrio de todo el cielo."

Federico García Lorca - (Paisaje de La Multitud Que Orina / Nocturno de Battery Place)

(Poeta en Nueva York / 1929-1930)





"It's useless to look for the bend
where the night forgets its voyage,
useless to stalk a silence
with no broken dresses and rinds and tears,
because the tiny banquet of the spider
is enough to break the equilibrium of the whole sky."

Federico García Lorca - (Landscape Of The Urinating Crowd / Nocturno de Battery Place)

(A poet in New York / 1929-1930)

Translated by Pablo Medina and Mark Statman

http://www.amazon.com/Poet-New-York-Bilingual-Edition/dp/0802143539





"boştur aramak yolda, gecenin
yolculuğunu unuttuğu girintiyi
pusuda beklemek, paçavrasız
kabuksuz, ağıtsız bir sessizliği
örümceğin minicik şöleni bile çünkü
bütün göğün dengesini bozmaya yeter"

Federico García Lorca - (New york'ta Bir Şair / 1929-1930)


1930, Federico García Lorca




23 Ağustos 2014 Cumartesi

Jean Genet - (Notre-Dame-des-Fleurs)

"La poésie est une vision du monde obtenue par un effort, quelquefois épuisant, de la volonté tendue, arcboutée. La poésie est volontaire. Elle n'est pas un abandon, une entrée libre et gratuite par les sens ; elle ne se confond pas avec la sensualité, mais, s'opposant à elle, naissait, par exemple, le samedi, quand on sortait pour nettoyer les chambres, les fauteuils et les chaises de velours rouge, les glaces dorées et les tables d'acajou, dans le pré vert tout proche.

(...)

La grandeur d'un homme n'est pas seulement fonction de ses facultés, de son intelligence, de ses dons quels qu'ils soient : elle est faite aussi des circonstances qui l'ont élu pour servir de support. Un homme est grand s'il a un grand destin ; mais cette grandeur est de l'ordre des grandeurs visibles, mesurables. Elle est la magnificence vue du dehors. Misérable peut-être, vue du dedans, elle est alors poétique, si vous voulez bien convenir que la poésie est la rupture (ou plutôt la rencontre au point de rupture) du visible et de l'invisible."

Jean Genet - (Notre-Dame-des-Fleurs)





"Poetry is a vision of the world obtained by an effort, sometimes exhausting, of the taut, buttressed will. Poetry is willful. It is not abandonment, a free and gratuitous entry by the senses; it is not to be confused with sensuality, but rather, opposing it, was born, for example, on Saturdays, when, to clean the rooms, housewives put the red velvet chairs, gilded mirrors, and mahogany tables outside, in the nearby meadow.

(...)

The greatness of a man is not only a function of his faculties, of his intelligence, of whatever gifts he may have; it is also made up of the circumstances that have elected him to serve them as support. A man is great if he has a great destiny; but this greatness is of the order of visible, measurable greatness. It is magnificence seen from without. Though it may be wretched when seen from within, it is then poetic, if you are willing to agree that poetry is the breaking apart (or rather the meeting at the breaking point) of the visible and the invisible."

Jean Genet - (Our Lady of the Flowers)

Translated from the French by Bernard Frechtman

Introduction by Jean-Paul Sartre





"Şiir, gerilmiş, bir destekle sağlamlaştırılmış iradenin kimi zaman çok yorucu bir çabasıyla elde edilmiş bir dünya görüşüdür. Şiir, iradeye bağlıdır, istemlidir. Bir bırakma, duyularla serbest ve bedava giriş gibi bir şey değildir; kösnüllükle karışmaz; ama kösnüllüğe karşı çıkarak, örneğin, cumartesi günleri, odaları temizlemek için koltukları, kırmızı kadife kaplı sandalyeleri, yaldızlı aynaları, mavi masaları çok yakındaki yeşil çayıra çıkardığınızda doğar.

(...)

Bir insanın büyüklüğü yalnızca yetilerine, zekasına, ne olursa olsun yeteneklerine bağlı değildir: Bu büyüklük, aynı zamanda insanı kendilerine dayanak olması için seçen koşullardan oluşur. Bir insanın büyük bir yazgısı varsa o insan büyüktür; ama bu büyüklük gözle görülebilir, ölçülebilir türden bir büyüklüktür, dışarıdan görülen görkemdir. İçeriden görüldüğünde belki acınacak gibidir; ama o zaman da şiirseldir; eğer şiirin görünürle görünmeyen arasında bir kopma olduğunu kabul ederseniz."

Jean Genet - (Çiçeklerin Meryem Anası / Ayrıntı Yayınları)

Çeviri: Yaşar Avunç


Art by Paolo Troilo

22 Ağustos 2014 Cuma

Federico García Lorca - (Gacelas / VI Gacela De La Raíz Amarga)

"Hay una raíz amarga
y un mundo de mil terrazas.

Ni la mano más pequeña
quiebra la puerta de agua.

¿Dónde vas? ¿adónde? ¿dónde?"

Federico García Lorca - (Gacelas / VI Gacela De La Raíz Amarga)

Diván del Tamarit (1931-1934)





"There’s a bitter root
and a world of a thousand terraces.

Not even the smallest hand
shatters the gate of waters.

Where are you going, where, where?"

Federico García Lorca - (Gacelas / VI Gacela Of The Bitter Root)

Translated by A. S. Kline





"Acı bir kök var,
tek pencereli bir dünya.

En küçük el bile,
kıramaz suyun kapısını.

Nereye gidiyorsun? nereye gidiyorsun? nereye?"

Federico García Lorca

İspanyolcadan çeviren: Sufi


Near Heraklion, Crete, Greece, 1937, by Herbert List


20 Ağustos 2014 Çarşamba

Honoré de Balzac - (Le lys dans la vallée)

"Nous partons presque tous au matin, comme moi de Tours pour Clochegourde, nous emparant du monde, le cœur affamé d’amour; puis, quand nos richesses ont passé par le creuset, quand nous nous sommes mêlés aux hommes et aux événements, tout se rapetisse insensiblement, nous trouvons peu d’or parmi beaucoup de cendres. Voilà la vie!"

Honoré de Balzac - (Le lys dans la vallée)





"We start at dawn, as I from Tours to Clochegourde, we clutch the world, our hearts hungry for love; then, when our treasure is in the crucible, when we mingle with men and circumstances, all becomes gradually debased and we find but little gold among the ashes. Such is life!"

Honoré de Balzac - (The Lily of the Valley)





"Hemen hepimiz sabahtan, dünyayı avucumuzda tutarak, yüreğimiz aşka susamış olarak yola çıkarız; sonra, acı deneylerden geçtiğimiz, insanlara, olaylara karıştığımız zaman, farkına bile varmadan, her şey yavaş yavaş küçülür, yığın yığın küller arasında azıcık altın buluruz: İşte yaşam!"

Honoré de Balzac - (Vadideki Zambak)


Paris, 1940s, by Izis Bidermanas

The Unabridged Journals of Sylvia Plath - (1950 - 1962)

"There comes a time when all your outlets are blocked, as with wax. You sit in your room, feeling the prickling ache in your body which constricts your throat, tightens dangerously in little tear pockets behind your eyes. One word, one gesture, and all that is pent up in you - festered resentments, gangrenous jealousies, superfluous desires - unfulfilled - all that will burst out of you in angry impotent tears - in embarrassed sobbing and blubbering to no one in particular. No arms will enfold you, no voice will say, "There, There. Sleep and forget." No, in your new and horrible independence you feel the dangerous premonitory ache, arising from little sleep and taut strung nerves, and a feeling that the cards have been stacked high against you this once, and that they are still being heaped up. An outlet you need, and they are sealed. You live night and day in the dark cramped prison you have made for yourself. And so on this day, you feel you will burst, break, if you cannot let the great reservoir seething in you loose, surging through some leak in the dike. So you go downstairs and sit at the piano. All the children are out; the house is quiet. A sounding of sharp chords on the keyboard, and you begin to feel the relief of loosing some of the great weight on your shoulders."

The Unabridged Journals of Sylvia Plath - (1950 - 1962)

Edited by Karen. V. Kukil





"Bir zaman gelir, bütün çıkış yolların kapatılmıştır. Odanda oturursun, bedenindeki, boğazını sıkıştıran, gözlerinin ardındaki gözyaşı torbacıklarında tehlikeli bir biçimde sıkışan o batışan ağrıyı duyarsın. Tek bir sözcük, tek bir el kol devinimi, derken içinde sıkışıp kalmış her şey -irinleşmiş pişmanlıklar, kangrenleşmiş kıskançlıklar, yerine getirilmemiş fazla istekler- öfkeli, erksiz gözyaşları, belli bir kişiye yönelik olmayan boğucu hıçkırıklar ve zırlamalarla dışına taşar. Seni kucaklayan kollar yoktur. "Hadi, uyu, yok bir şey" diyecek bir ses yoktur. Yeni ve korkunç bağımsızlığında, az uykudan, gergin, aşırı duyarlı sinirlerden kaynaklanan o tehlikeli uyarıcı ağrı, kartların bu kez sana karşı hileli biçimde karılmış olduğu, hala da üst üste yığılmakta oldukları duygusuna kapılırsın. Senin bir çıkışa gereksinimin vardır, çıkışlarsa mühürlenmiştir. Gece gündüz kendin için yarattığın o daracık tutukevinde yaşarsın. İçinde fokurdayıp duran o dağarcığı serbest bırakmaz, setteki bir yarıktan dalga dalga akmasını sağlamazsan patlayacağını, parçalanacağını duyumsarsın. Böylece alt kata iner, piyanonun başına geçersin. Tüm çocuklar dışarıdadır; ev dingindir. Klavyede keskin akorların sesi duyulur, omuzlarındaki ağır yükün birazını yitirmenin ferahlığını duyumsamaya başlarsın."

Sylvia Plath - (Günce / 1950 - 1962)


Map for the piano, by Qeta Gvinepadze

19 Ağustos 2014 Salı

Edip Cansever - (Dirty August)

DIRTY AUGUST

There was this as well, and it was overwhelming:
The nothingness of existence.
It was there in the everyday motions of life,
In the white apparatus of dispersion: the heaps of salt-
Just as day by day nature
Builds up thick outer layers on plants.

It's the opposite of what happens to fishermen.
Dirty August! the things that drag me here and there.
A few hotels stick in my mind
Or else don't stick in my mind-
It's not any one hotel in particular.
The coffee-colored apparatus of loneliness:
The accumulation of dreams,
And an edifice of flames the color of coffee.

In order to experience nothingness, nothing else is necessary.
Dirty August! I have finally incinerated my eyelids.

Edip Cansever - (August 8, 1928 – May 28, 1986) was a Turkish poet.

Translated by Richard Tillinghast and Julia Clare Tillinghast





KİRLİ AĞUSTOS

O da var olanın ağır ağır yokluğu
Şurda bir gündüz kımıldamakta
Dağılmanın beyaz organı: tuz birikintileri
Gibi bir gündüz
Kalın kabuklarını kaldırır doğa.

Düşer bir balıkçının tersi olan şey
Kirli ağustos! beni ordan oraya götüren eşya
Aklımda üç beş otel ya kalır
Ya kalmaz üç beş otel aklımda
O da değil bir otelin kendisi
Yalnızlığın kahverengi organı: düş birikintisi
Bir de kahverengi alevlerden yapılma.

Başka değil, yokluğu görmek için
Kirli ağustos! gözkapaklarımı da yaktım sonunda.

Edip Cansever


Edip Cansever

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Ingeborg Bachmann / Hinter der Wand

HINTER DER WAND

Ich hänge als Schnee  von den Zweigen
in den Frühling des Tals,
als kalte Quelle tréibe ich im Wind,
feucht fall ich in die Blüten
als ein Tropfen,
um den sie faulen
wie um einen Sumpf.
Ich bin das Immerzu-ans-Sterben-Denken.

Ich fliege, denn ich kann nicht ruhig gehen,
durch aller Himmel sichere Gebäude
und stürze Pfeiler um und höhle Mauern.
Ich warne, denn ich kann des Nachts nicht schlafen,
die andern mit des Meeres fernem Rauschen.
Ich steige in den Mund der Wasserfälle,
und von den Bergen lös ich polterndes Geröll.

Ich bin der großen Weltangst Kind,
die in den Frieden und die Freude hängt
wie Glockenschläge in des Tages Schreiten
und wie die Sense in den reifen Acker.

Ich bin das Immerzu-ans-Sterben—Denken.

Ingeborg Bachmann





BEHIND THE WALL

I cling to the branches like snow
in the valley dring spring,
like a cold spray I drift in the wind,
I fall wet into blooms
as a drop,
around which they decay
like around a bog.
I am the incessant-thinking-about-death.

Because I can't go quietly, I fly
through every sky over sound buildings,
toppling pillars and punching holes in walls.
Because I'cant sleep at night,
I warn others with the sea's distant roars.
I climb into mouth of the waterfall,
and from the mountains I release thundering boulders.

I am the grown child of world fear,
who in peace and joy hangs
like the strokes of the hour in the day's progress,
like the scythe in the ripened field.

I am the incessant-thinking-about-death.

Ingeborg Bachmann

Translated by James Reidel





DETRAS DE LA PARED

Pendo como nieve de las ramas
hacia la primavera del valle;
cual frío manantial, derivo al viento,
húmeda caigo sobre las flores
como una gota
en torno a la cual ellas se pudren,
como en torno a un pantano.
Soy el pensar siempre en morir.

Vuelo, de no poder andar tranquila,
por seguros edificios de todos los cielos,
y derribo en derredor columnas y muros huecos.
Prevengo, de no poder dormir de noche,
a los otros con el remoto rumor del mar.
Trepo a la boca de las cascadas
y desde las cumbres desprendo estrepitosos cantos.

Hija soy del gran miedo universal,
que se cierne sobre la paz, sobre la dicha,
como campanadas en el avanzar del día,
como la guadaña en el campo maduro.

Soy el pensar siempre en morir.

Ingeborg Bachmann





DIETRO LA PARETE

Io pendo come neve dai rami
nelle primavera della valle
come una fonte fredda me ne sto nel vento
umida cado nelle gemme
come uno sgocciolare
intorno al quale ammuffiscono
come intorno a un tronco tagliato.
Io sono ciò-che-sempre-pensa-al-morire.

Io volo perché non so camminare con calma
attraverso gli edifici sicuri di tutti i cieli
e abbatto piloni e alte mura.
Io, non potendo dormire la notte, avverto
gli altri con il lontano mugghiare del mare.
Io salgo nella bocca delle cascate
e dalle montagne libero detriti strepitanti.

Io sono figlia della grande paura universale
che sta nella pace e nella gioia
come rintocchi di campana nel camminare del giorno
e come la felce nel campo maturo.

Io sono ciò-che-sempre-pensa-al-morire.

Ingeborg Bachmann





DUVARIN ARKASINDA

kar olup dallardan sarkarak
uzanıyorum vadinin ilkbaharına
bir damla olup rüzgarın önünde
soğuk bir kaynak gibi
çiçeklere yağıyorum
çürüyorlar çevremde
bir bataklığı kuşatırcasına
ben, hep ölümü düşünmek gibiyim

uçarcasına geçiyorum bütün cennetlerin
emin diye bilinen mekanlarından
bana göre değil çünkü sakin yürümek
sütunları devirip duvar altlarını oyuyorum
denizin uzak hışırtılarıyla uyarıyorum başkalarını
çünkü bana göre değil geceleri uyumak
ta ağzına dalıyorum çağlayanların
ve dağlardan çığları yuvarlıyorum

ben, günü bölen çan sesleri gibi
barışın ve mutluluğun yakasına yapışan
ve olgun tarladaki orakları andıran
o büyük dünya korkusunun çocuğuyum

ben, hep ölümü düşünmek gibiyim

Ingeborg Bachmann

Çeviri: Ahmet Cemal


The Walls (2), by Monika Ekiert Jezusek

16 Ağustos 2014 Cumartesi

The Unabridged Journals of Sylvia Plath - (1950 - 1962)

"Being born a woman is an awful tragedy. (...) If I didn't think, I'd be much happier; if I didn't have any sex organs, I wouldn't waver on the brink of nervous emotion and tears all the time."

The Unabridged Journals of Sylvia Plath - (1950 - 1962)

Edited by Karen. V. Kukil





"Kadın doğmak benim korkunç tragedyam. (...) Düşünmeseydim çok daha mutlu olurdum; cinsel organım olmasaydı her zaman sinirli bir heyecanın ve gözyaşlarının eşiğinde bocalamazdım."

Sylvia Plath - (Günce / 1950 - 1962)


Photo by Monika Ekiert Jezusek

Milan Kundera - (Identity)

"For three days, I lost sight of you. When I saw you again, I marveled at your bearing, so light, so thirsty for the heights. You were like flames that must dance and leap to exist at all. More long-limbed than ever, you were striding along surrounded by bright, bacchic, drunken, wild flames. Thinking of you, I fling a mantle stitched of flame over your naked body. I swathe your white body in a cardinal's crimson mantle. And then I put you, draped like that, into a red room on a red bed, my red cardinal, most gorgeous cardinal!"

A few days later, she bought a red nightgown. She was at home, looking at herself in the mirror. She gazed at herself from every angle, slowly lifted the hem of the gown and felt she had never been so long of limb, never had skin so white.

Jean-Marc arrived. He was surprised to see Chantal, with her alluring step and her magnificent red nightgown, walk toward him, circle him, elude him, let him come near only to flee him again. Letting himself be seduced by the game, he pursued her throughout the apartment. Suddenly it is the immemorial situation of a woman being chased down by a man, and it fascinates him. She darts about the great round table, herself intoxicated by the image of a woman running from a man who desires her, then she rushes to the bed and bundles her gown up to her neck. That day he makes love to her with a new, unexpected force, and suddenly she has the sense that someone is there in the room observing them with an insane concentration, she sees his face, the face of Charles du Barreau, who imposed the red gown on her, who imposed this act of love on her, and picturing him, she cries out in climax.

Now they lie breathing side by side, and the image of her spy arouses her; in Jean-Marc's ear she whispers about slipping the crimson mantle over her naked body and walking like a gorgeous cardinal through a crowded church. At these words, he takes her in his arms again and, rocking on the waves of fantasies she keeps telling him, he again makes love to her.

Then all grows calm; before her eyes she sees only her red gown, rumpled by their bodies, at a corner of the bed. Before her half-closed eyes, that red patch turns into a rose garden, and she smells the faint fragrance nearly forgotten, the fragrance of the rose yearning to embrace all the men in the world.

Milan Kundera - (Identity)

Translated from the French by Linda Asher





"Üç gündür sizi gözden yitirdim. Yeniden gördüğümde, o çok hafif, havalanmaya hazır yürüyüşünüz beni büyüledi. Var olmak için dans etmesi, yükselmesi gereken alevlere benziyordunuz. Şimdiye kadar olmadığınız kadar uzun boyluydunuz ve çevrenizi alevler, neşeli, Bakkhos’a özgü, esrik, yabanıl alevler sarmış olarak yürüyordunuz. Sizi düşündüğümde, çıplak bedeninizin üstüne, alevlerden örülmüş bir manto örtüyorum. Beyaz bedeninizi, kardinal kırmızısı bir mantoyla gizliyorum. Ve sizi, üzerinizdeki bu manto ile kırmızıya bürünmüş bir odada ki kırmızı bir yatağa yatırıyorum, benim kardinal kırmızılım, güzelim kardinal kırmızılım!"

Birkaç gün sonra, Chantal kendine kırmızı bir gecelik aldı. Evdeydi ve aynada kendine bakıyordu. Kendine her açıdan bakıyordu, gömleğinin kenar işlemesini hafifçe kaldırıyor ve şimdiye kadar hiç bu kadar uzun boylu olmadığı, teninin bu kadar beyaz olmadığı duygusuna kapılıyordu.

Jean-Marc eve geldi. Chantal’in cilveli ve ayartıcı adımlarla, üzerinde kesimi çok güzel, kırmızı bir gecelikle ona doğru gelip bir yaklaşıp bir uzaklaşarak çevresinde dönmesi onu çok şaşırttı. Oynadığı oyuna kendini kaptırarak, Chantal’in peşinde bütün evi dolaştı. Gözlerinin önünde birden, anımsanmayacak kadar eski zamanlarda, peşinden bir erkeğin koştuğu bir kadın imgesi canlandı ve bu onu büyüledi. Chantal, büyük masanın çevresinde dönüyor, kendisini arzulayan bir erkekten kaçan kadın imgesi onu da büyülüyor, sonra, yatağın üstünde ondan kurtuluyor ve geceliğini boynuna kadar yukarı kaldırıyordu. Jean-Marc o gün, onu yepyeni ve beklenmedik bir güçle seviyor, Chantal da birden, odada bir yabancının bulunduğu, onları çılgın bir dikkatle izlediği izlenimine kapılıyor, o yabancının yüzünü, o kırmızı geceliği almasına, bu aşk gösterisini yapmasına neden olan Charles du Barreau’nun yüzünü gözlerinin önünde canlandırıyor, bu düsünceler içinde sevinç çığlıkları atıyordu.

Şimdi, yan yana yatmış soluklanıyorlar ve kendisini casus gibi izleyen adamın imgesi Chantal’ı heyecanlandırıyor; Jean-Marc’ın kulağına, çıplak bedeninin üstüne kırmızı manto giydiğini ve o çok güzel kardinal kırmızısı mantosuyla, tıklım tıklım dolu kiliseyi baştan başa kat ettiğini anlatıyor. Bu sözler üzerine Jean-Marc, Chantal’a bir kez daha sarılıyor ve kendisine sürekli anlattığı fantezi dalgaları üzerinde dalgalanarak ona bir kez daha sahip oluyor.

Sonra her şey dinginleşiyor; gözlerinin önünde yalnızca, bedenleri arasında ezilip buruşmuş, ve yatağın bir köşesine atılmış kırmızı gecelik kalıyor. Yarı kapalı gözlerinin önünde o kırmızı leke, güllerle kaplı bir çiçek tarhına, aynı zamanda da neredeyse unutulmuş o narin kokuya, tüm erkekleri öpmek isteyen gülün kokusuna dönüşüyor.


Milan Kundera - (Kimlik)

Fransızcadan çeviren Aykut Derman - (Can Yayınları)


Large nude Josan on red couch (Grand nu de Josane au divan rouge),
1953, by Moïse Kisling




Friedrich Nietzsche - (Thus Spoke Zarathustra)

"Man is a rope stretched between the animal and the Overman -- a rope over an abyss."

Friedrich Nietzsche - (Thus Spoke Zarathustra)





"El hombre es una cuerda tendida entre el animal y el superhombre, - una cuerda sobre un abismo."

Friedrich Nietzsche - (Así habló Zaratustra)





"L'uomo è una corda tesa tra l'animale e il Superuomo, una corda tesa sopra un abisso."

Friedrich Nietzsche - (Cosí parlò Zarathustra)





"L'homme est une corde tendue entre l'animal et le Surhomme, une corde au-dessus d'un abîme."

Friedrich Nietzsche - (Ainsi parlait Zarathoustra)





"İnsan, hayvan ile üst-insan arasına gerilmiş bir iptir - bir uçurumun üzerine gerilmiş bir ip."

Friedrich Nietzsche - (Böyle Buyurdu Zerdüşt)


Photo by Titovich Pavel

14 Ağustos 2014 Perşembe

Erdinç Durukan - (Endless Love)

ENDLESS LOVE

(for Alice)

Your hair a village road
There are lamentations and songs
On this road

Your hair Tuscany a wind
Trees and in the vineyards
I hear you

Your hair in the Mediterranean and on the all Ocean waves
Seagulls are flying over
I see you

Your hair every night in my hands
I caress them until the morning
Do you feel?

(14 August 2014)

Erdinç Durukan


Alice




13 Ağustos 2014 Çarşamba

Al di là delle nuvole "Beyond The Clouds" (1995)

"Voices never become part of you like other sounds. The sea, for instance. You end up not hearing it. But a voice you can't help listening to. It's strange. We always want to live in someone's imagination. Maybe that's the secret of being in love.

(...)

There's always something left behind. Like dregs in a coffee cup."

Al di là delle nuvole "Beyond The Clouds" (1995) - A quote from the movie.





"Sesleri asla diğer seslerden ayırdedemezsin. Örneğin, denizi ele alalım. Sonuç olarak onu duyamıyorsun. Ama o sesi dinlemekten de kendini alamıyorsun. Bu garip. Biz, her zaman birilerinin hayalinde yaşamak istiyoruz. Belki bu aşkın bir gizemidir.

(...)

Daima, arkada bıraktığın bir şey vardır. Kahvenin tortusu gibi."

Bulutların Ötesinde (1995) - Filmden bir alıntı.


Al di là delle nuvole "Beyond The Clouds" (1995) -
A scene from the movie.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Milan Kundera - (The Book of Laughter and Forgetting)

"Every man has two erotic biographies. The first is the one people mainly talk about, the one consisting of a list of affairs and passing amours. The other biography is undoubtedly more interesting: the procession of women we wanted to have but who eluded us, the painful history of unrealized possibilities. But there is also a third, a mysterious and disturbing category of women. These are women we liked and were liked by, but women we quickly saw we could never have, because in relation to them we were on the other side of the border."

Milan Kundera - (The Book of Laughter and Forgetting)





"Cada hombre tiene dos biografías eróticas. Por lo general se habla sólo de la primera: la lista de sus amores y encuentros amorosos. Es probable que sea más interesante la segunda biografía: las muchas mujeres que hemos deseado y que se nos escaparon, la dolorosa historia de las posibilidades no realizadas. Pero hay aún una tercera, secreta e inquietante categoría de mujeres. Son aquellas con las que no pudimos y no supimos tener nada en común. Nos gustaron, nosotros les gustamos a ellas, pero al mismo tiempo comprendimos de inmediato que no podíamos tenerlas porque al estar con ellas nos encontrábamos del otro lado de la frontera."

Milan Kundera - (El libro de la risa y el olvido)





"Her erkeğin iki çeşit seks biyografisi vardır: Genellikle yalnız birincisinden, yani cinsel ilişkiler ve rastlantılardan oluşan bir listeden söz edilir. Daha ilginç olanı, kuşkusuz öteki biyografidir: Elde etmek istediğimiz ve elimizden kaçırdığımız kadınların toplamı, sonuçlandırılamamış çabaların acıklı öyküsü. Ama bir üçüncüsü, esrarlı, kaygı verici bir sınıf kadın daha vardır. Bunlar, hiçbir şey yapamadığımız, bir şeyler elde etmeyi bilmediğimiz kadınlardır. Hoşumuza giderler, biz de onların hoşuna gideriz; ama aynı zamanda çabucak onları elde edemeyeceğimizi anlarız; çünkü onlarla birlikte, sınırın öteki yanındayızdır."

Milan Kundera - (Gülüşün ve Unutuşun Kitabı)


Photo by Tom Millea




5 Ağustos 2014 Salı

Mikhail Lermontov - (A Hero of Our Time)

"Most passions begin that way, and we frequently deceive ourselves when we think that a woman loves us for our physical or moral qualities. True, they prepare the ground, dispose the heart to receive the sacred flame, but nevertheless it is the first physical contact that decides the issue."

Mikhail Lermontov - (A Hero of Our Time)





"Hemen hemen bütün tutkular böyle başlar; çoğu kere, bir kadının bizi fiziksel ya da moral özelliklerimiz yüzünden sevdiğini sanarak kendimizi büyük ölçüde aldatırız. Tabii ki onlar kutsal ateşi karşılamak için hazırlarlar yüreklerini, yumuşatırlar: Yine de meseleyi çözümleyen ilk dokunuştur."

Mihail Lermontov - (Zamanımızın Bir Kahramanı)


Photo by Olga Komarova